• MUÂHÂT
Mekkeli Müslümanlar, hicret ederken mallarını geride bırakmışlardı. Allah rızası için yollara düşmüşlerdi. Bu sebeple onlara MUHACİR adı verildi. Medineli Müslümanlar da onları sevgi ve şefkatle kucaklamışlardı. Her türlü yardımda bulunmuşlardı. Bu sebeple onlara da ENSAR (Yardımcılar) adı verildi.

Fakat ne de olsa Medine’nin havası, âdetleri farklıydı. Mekkeli Müslümanlar buna uymakta zorlanıyorlardı. Peygamberimiz bir gün Müslümanların toplanmalarını istedi. O gün doksan kişiyi birbirlerine kardeş yaptı. Kırk beş Medineli, kırk beş Mekkeli ile kardeş olmuştu. Daha sonra bütün Müslümanlar kardeş oldular. Böylece yurtlarından ayrılan Mekkelilerin üzüntüsü hafifledi. Kalpler karşılıklı ısınmış, güç ve destek kazanmışlardı.
Her bir Medineli, Mekkeli Müslümanlardan bir aileyi yanına alacaktı. Mallarını paylaşacaklar, kazançları ortak olacaktı. Kardeşlikler rasgele kurulmamıştı. Peygamberimiz birbirleriyle anlaşılabilecek olanları seçmişti. Kardeşlerin arasında tam bir uyum olmasına özen göstermişti. Gerçekten çok kısa bir zamanda güzel neticeler alındı. Müslümanlar arasında tam bir birlik sağlanmıştı. Buna MUÂHÂT yani KARDEŞLİK ANTLAŞMASI denir.

MESCİD-İ NEBEVÎ
Önceleri Medine’de namaz kılınabilecek bir mescit yoktu. Müslümanların toplanıp konuşabilecekleri bir yere de ihtiyaçları vardı. Bir mescid yapılması gerekiyordu. Peygamberimiz bu mescidin süratle yapılmasını istedi. Müslümanlar canla başla çalışarak Medine’nin ilk mescidini inşa ettiler. Adına da Mescid-i Nebevî denildi.
Mescid-i Nebevînin başlangıçta minberi yoktu. Peygamberimiz hutbe verdiğinde kuru bir kütüğe dayanırdı. Daha sonra üç basamaklı bir minber yapıldı. Peygamberimiz yeni minbere ilk defa çıkmıştı. Tam bu esnada deve ağlamasına benzer bir ses duyuldu. Herkes kulak kesildi. Ama ortalıkta deve filan yoktu. İyice dikkat ettiklerinde ağlayanın kuru kütük olduğunu gördüler. Kütüğün deve gibi ağlamasını Peygamberimiz de duymuştu. Minberden indi. Kütüğün yanına geldi. Elini üstüne koyunca, kütük ağlamasını kesti. Bu olaya şahit olan Müslümanlar da ağlamaya başladılar.
Peygamberimiz cemaate dönerek şöyle buyurdu: “Onu kucaklayıp teselli ettim. Yoksa ayrılığımdan dolayı ağlaması devam edip gidecekti.”
Peygamberimizin emriyle minberin altına bir çukur kazıldı. Bu kütük oraya gömüldü. Kuru kütüğün ağlaması da Peygamberimizin açık bir mucizesiydi.

EZAN
Müslümanların bir mescitleri vardı. Ancak namaz vakitlerini duyuracak bir davet şekli henüz ortaya çıkmamıştı. Müslümanlar mescide gelip bekliyorlardı. Vakit girince de namazlarını kılıyorlardı. Peygamberimiz, Müslümanların toplanmalarını emretti. Namaza davetin nasıl yapılması gerektiğini konuşacaklardı. Bazıları Hıristiyanlardaki gibi çan çalalım dediler. Bir kısmı ise Yahudilerin öttürdüğü boruyu misal verdiler. Namaz vakti yüksek bir yerde ateş yakalım diyenler oldu. Peygamberimiz bu tekliflerin hiç birini beğenmedi.
O sırada Hz. Ömer söz istedi: “Yâ Resûlallah ! Namaza çağırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?” diye sordu.
Peygamberimiz bu teklifi uygun gördü. Hz. Bilâl’e seslendi: “Kalk ya Bilâl ! Namaz için seslen,”
Hz. Bilâl kalktı. Bir süre Medine sokaklarında dolaştı. Dolaşıyorken de “Buyrun namaza! Buyrun namaza!” diye sesleniyordu. Daha sonra Abdullah bin Zeyd isimli sahâbî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bildiğimiz ezan sözleri kendisine öğretilmişti. Sonra rüyâsını Peygamberimize anlattı. Hz. Ömer ve birkaç Sahabî de aynı rüyâyı görmüştü. Peygamberimiz de, “İnşallah bu gerçek bir rüyâdır” buyurdu ve dâvetin bu şeklini olduğu gibi kabul etti.
Hz. Bilâl ezanı öğrendi. Yüksek ve gür bir sesle okuyarak Medine ufuklarını çınlattı: “Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber!.. “Ezan o günden beri hiçbir değişikliğe uğramadı. İlk günkü güzelliğiyle inananları namaza çağırmaya devam etti.

İLK İSLÂM DEVLETİ
Hicretle Medine’de ilk İslâm Devleti kurulmuş oluyordu. Bu devletin başkanı da Sevgili Peygamberimizdi.
Medine’de bulunan Yahudiler üç kola ayrılmışlardı:
1. Benî Kaynuka Yahudileri
2. Benî Nadîr Yahudileri
3. Benî Kurayza Yahudileri
Peygamberimiz bu üç kabile temsilcilerinin de katıldığı bir toplantı yaptı. Burada bazı kararlar alındı. Bu kararlara MEDİNE SÖZLEŞMESİ adı verildi. Bu sözleşme aynı zamanda ilk İslâm Devleti’nin anayasasıydı.

BEDİR SAVAŞI (623)
Mekkeli müşrikler büyük bir kervan hazırlamışlardı. Bu kervandaki malları satıp, kazandıklarıyla silah alacaklardı. Bu silahlarla da Müslümanların üzerine hücum etmeyi planlıyorlardı. Müslümanlar onların planlarını haber almışlardı. Allah Teâlâ Müslümanlara savaş emri vermişti.
Bir Ramazan günüydü. İslâm ordusu Medine’den hareket etti. Başlarında Peygamber Efendimiz vardı. Puta tapanlarla Bedir’de çarpışmaya gidiyorlardı. Peygamberimizin beyaz sancağını Mus’ab Hazretleri taşıyordu. İslâm ordusunda iki bayrak daha dalgalanıyordu.
Müslümanlar üç yüz kişi kadardı. Bedir’de karşılaşan iki ordu savaş düzenine girmişlerdi. Savaş başlamadan önce tarafların birinden üç kişi ortaya çıkar ve karşı taraftan üç kişiyi çarpışmaya davet ederdi. Önce müşriklerden üç kişi ortaya atıldı. Sayıları Müslümanların üç katı kadar olduğu için kendilerine güveniyorlardı. Peygamber Efendimiz Hz. Ubeyde, Hz. Hamza ve Hz. Ali’nin ortaya atılmalarını emretti. Bu üç şanlı Müslüman rakiplerini yendiler.
Bedir’de harp iyice kızışmıştı. Müslümanlar “Allah! Allah!” diyerek kahramanca saldırıyorlardı. Tekbir seslerine kılıç şakırtıları karışıyordu. Peygamberimiz zaman zaman ön saflara geçerek Müslümanlara cesaret veriyordu. Sabır göstererek çarpışan Müslümanlara Allah’ın Cennet vadettiğini bildiriyordu. Bunu duyan mücahitler daha bir şevkle kılıç sallıyorlardı. Peygamberimiz cesaret ve kahramanlıkta da eşsizdi. Harbin en şiddetli onlarında en ön safta bulunuyordu. Çekinmeden, korkmadan, endişe duymadan. Bir ara yere eğildi. Eline bir avuç kum aldı. Düşman ordusuna doğru saçtı. “Kara olsun yüzleri Allah’ım. Onların kalplerine korku ver! Ayakları tutmaz olsun” dedi. Arkasından da mücahitlere, “Hücum ediniz” diye emretti. Müslümanlar birden hücuma kalktılar. Şimşek hızıyla düşman saflarına atıldılar.
İslâm kuvvetleri düşmanlarından pek çok kimseyi saf dışı etmişlerdi. Öldürülenler düşman ordusunun en yiğit askerleriydi. Ebu Cehil de bu savaşta ölenler arasında bulunuyordu.
Bu büyük savaşı kazanan Müslümanlar hiç gurura kapılmamışlardı. Yanlarında müşriklerin kaçarken bıraktıkları atlar, develer, silahlar ve çeşitli mallar vardı. Tabii pek çok da esir. Bu esirler Müslümanların kendilerine davranışlarından dolayı hayretler içindeydiler. Müslümanlar en güzel yemeklerini onlara ikram ediyorlar, onların rahat olmaları için uğraşıyorlardı. Sonunda Sevgili Peygamberimiz onlar hakkındaki kararını açıkladı. Okur-yazar olmayan Müslümanlara okuma-yazma öğretecek sonra da serbest bırakılacaklardı. Esirlerin şaşkınlıkları bu kararla daha da artmıştı.
Bu karar bize dinimizin okuyup yazmaya ve ilim öğrenmeye ne kadar önem verdiğini gösteriyor değil mi sevgili çocuklar? Biz de buna uygun davranarak hergün yeni ve güzel şeyler öğrenelim, bilgili Müslümanlar olalım inşallah.
Bedir Savaşından sonra Sevgili Peygamberimiz seçtiği Müslüman elçileri Medine yakınındaki kabilelere göndererek onları yüce dinimize davet etmişti. Bu davetler sonunda pek çok kişi daha Müslüman olmuştu.
Bu arada Bedir savaşının sonucunu duyan Habeşistan’daki Müslümanlar kardeşlerine diğer savaşlarda yardımcı olmak için Medine’ye geldiler.
Yine bu günlerde Peygamberimizin sevgili kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali evlendiler.

• DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR
Allah’ın elçisi ve arkadaşları, Mekke’ye doğru hareketlenmek üzere hazırlanıyordu.Her şey gizlilik içinde yürütülüyor, inançsızlara ve münafıklara herhangi bir bilgi sızmaması konusunda duyarlı davranılıyordu. Yıllar önce, en sadık dostu ve sırdaşı Ebu Bekir ile birlikte ayrıldığı yurduna, büyümüş ve inançlı gönülleri çoğalmış bir halde dönecekti Elçi. Medine’de kabaran yürekler, şimdi Mekke’nin göğüne ötelerden bir nur düşecekti. Adaletin aydınlığı, onları ışıtacaktı.
Bu yüzden bir terslik olmaması için herkes soluğunu tutmuş bekliyordu. Kendilerine bile fısıldamıyorlardı sırrı. Kutlu yürüyüşün başarısı gizliliğe bağlıydı. Ne var ki, yaşlı bir sahabe, Mekke’deki hazırlıklara ilişkin bir mektup yazmış ve yaşlı bir kadına vererek, aşiret büyüklerine götürmesini dilemişti.
Elçi, durumu öğrendi ve Hazreti Ali ile Zübeyr’i kadının arkasından gönderdi. Çok geçmeden kadını yakalayıp mektubu aldılar, Allah’ın Resulü’ne getirdiler. Mektup okundu ve içinde askeri hazırlıklara ilişkin ayrıntılı bilgiler olduğu görüldü. Hemen bir mahkeme oluşturuldu ve yazan sahabe getirildi. Elçi, her zamanki sabırlı ve şefkatli tutumuyla,
‘Bunu neden yaptın?’ diye sordu.
Sahabe,
‘Korkarım bana inanmayacaksınız ama Allah tanıktır, bunu yapmamın tek sebebi, çocuklarımın canından kaygılanmamdır.’ Dedi.
Elçi,
‘Seni imam etmiş ve daha önce Allah yolunda savaşmış biri olarak tanıyoruz.’ Dedi.
Sahabe,
‘Allah biliyor ya, tam tanıdığınız gibiyim.’ Dedi.
Elçi,
‘Madem öyle, inananların başarısını engelleyecek bu girişimde niçin bulundun?’ Diye sordu.
Sahabe,
‘Ben…’ dedi. ‘Ne inançsızım ne de inancından dönmüş biriyim.Bunu da ihanet olsun diye yapmadım. Çoluk çocuğum Mekke’de. Kureyşli azgınların onlara zarar vermesinden korktuğum için yazdım.’
Mektup ulaşsaydı, Mekke’nin fethini boşa çıkarabilir ve çok Müslüman kanı dökülebilirdi. Yol açabileceği sonuca bakılırsa, açıkça bir ihanetti. Orada bulunan ve sabrının zorlandığı her halinden belli olan Hazreti Ömer, dayanamayarak atıldı,
‘Bana izin verir misin ey Allah’ın Elçisi…’ diye gürledi. ‘Bu hainin başını gövdesinden ayırayım.’
Elçi, onu sakinleştirmeye çalışarak,
‘Yerine otur Ömer!’ dedi. ‘hakkında böyle düşündüğün Hatip; Bedir’de savaşmış ve üstün yararlık göstermiş cesur bir kardeşimizdir.ona tüm yüreğimle inanıyorum.açıklaması gerçektir.’
Hazreti Ömer öfke ve hırsından ağladı ve belli belirsiz bir sesle,
‘Her şeyin doğrusunu Allah ve Elçisi bilir, ben de buna tüm yüreğimle inanıyorum.’ Diyerek yerine oturdu.