Ülke hiç tartışmasız ciddi bir çılgınlıkla karşı karşıya. Her geçen gün birileri bir başkalarından birşeyler talep eder hâle geldi. Eğitimden memnun olmayanlar, dilinden memnun olmayanlar, dininden memnun olmayanlar, mezheplerden memnun olmayanlar, devletten memnun olmayanlar, milletten memnun olmayanlar ve hatta kendilerinden de başkalarından da memnun olmayanlar... Eskiden farklılıklarımızla birlikte gayet memnun mesut yaşarken, bir anda böylesine tuhaf noktalara gelmemiz hayli düşündürücü doğrusu. Şimdilik kendini mağdur hisseden vatandaşlarımızın enteresan “çözüm!” önerilerini tepkiden yoksun bir biçimde yalnızca dinlemekle, izlemekle yetiniyoruz.



Yıllardır ülkenin eyleme yakın bir kesimi her türlü aksaklığı, yanlışlığı, hatayı protesto etmek için kitleleri harekete geçirir, sokaklara dökülür, protestolar yaparlardı. Yani her türlü demokratik haklarını kullanarak tepkilerini ifâde ederlerdi. 90’lı yıllarda, günlerce sürekli aydınlık için bir dakika karardı ülke. Uzun müddet devam etti eylem. Susurluk kazasının ardındaki karanlıkların aydınlanmasıydı halkın talebi. Ortak talebin ilgili yerlere iletilmesi açısından çok başarılı bir mesaj verme yöntemiydi kuşkusuz. Daha yakın tarihe tekabül eden bir durum daha var ki; olaydan hemen hemen bir saat sonra ellerinde pankartlarla, afişlerle sokaklara döküldü halk. Hrant Dink cinayetinin ardından araştırılması, incelenmesi gereken en enteresan durumlardan biridir bana göre bu kadar kısa zamanda böylesine organize bir topluluğun meydanlara dökülmesi. Protestocu vatandaşlarımızın bir kısmının millî kimlik problemi yaşaması dışında aslında başarılı bir organize olma örneğiydi. Yanlışa, yasal çerçevelerde tepki vermek, protesto hakkını kullanmak demokratik bir ülkede yaşayan halkın en doğal hakkıdır elbette. Fakat tuhaf olanı; aynı yahut benzer tepkilerin ülke sınırları içinde yaşanan son olaylarda gösterilmemiş ya da gösterilememiş olmasıdır. Sormadan edemiyorum; mesele gün geçtikçe tepkisizleşiyor olmamız mı yoksa olayları ideolojik boyutlarda değerlendiriyor olmamız mı? Yani bir kesim, aynı ideolojiyi paylaştıkları kimseler mağdur olduklarında ya da ideolojilerine ters düşen bir durum söz konusu olduğunda mı tepki gösteriyor sadece?



Türkiye’de uzunca bir zamandır süregelmiş temel sosyolojik sorunlardan biri olduğuna inandığım bir durum var ne yazık ki. Nedendir bilinmez, Türkiye’de sol ideolojiye yakın olan bireyler ya da gruplar her zaman eylemlerle, protestolarla özdeşleştirilmişlerdir. Ne zaman rahatsız oldukları bir durum olsa tepkilerini hiç çekinmeden koyarlar ortaya. Hatta organizasyon konusunu daha da ciddiye aldıklarında kitleleri harekete geçirirler. Buna tezat olarak sağ ideolojinin bu şansı pek fazla olmamıştır yıllar boyunca. Genellikle mağdur oldukları durumlar karşısında ya sesleri çıkmaz ya da susturulurlar her zaman. Bunun tek nedeni tepkisel organizasyon konusunda yeterince başarılı olamamaları olmasa gerek. Ne zaman sağ ideolojinin desteklediği ya da plânladığı bir protesto gündeme gelse, anında “ülkücüler sokağa dökülüyor, ülke felâkete sürüklenecek” “dinciler ayaklandı, laiklik elden gidiyor” sloganları kendilerinden önce dökülür sokaklara. Mağduriyetleri yetmez, üstüne bir de vurucu, kırıcı, yıkıcı damgası yerler. Kısacası kimlikleri, tepkilerinin önüne geçer genellikle. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimliğini taşıyan bütün vatandaşlar, -yasal sınırlar içinde- rahatsız oldukları, mağdur olduklarına inandıkları konularda tepkilerini dile getirme, gösterme hakkına sahiptir. Bu hakkın yalnızca belli ideolojilere ait olduğu havasının yaratılması ya da her grubun kendi ekseninde tepkiler göstermesi ve “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle hareket etmesi, hem demokratik gelişmenin önüne koyulan en büyük engellerden biridir hem de yılan sayısının artışına katkıda bulunması demektir. Bugün onlara dokunmayan yılanlar yaşamaya devam ettiği müddetçe, yarın onlara da dokunma ihtimali olan onlarca yılan üretecektir tartışmasız.



İçinden geçmekte olduğumuz sürecin oldukça sancılı olduğunun muhakkak farkındayız her birimiz. Bunca sancının üzerine yeni sancılar eklemek yerine “biz” ve “onlar” saplantılarını bir kenara bırakıp ortak tepkilerde birleşmeli, ortak fikirler ortaya koyabilmenin yollarını aramalıyız artık. Aksi takdirde bu süreç içinde şekil bulan hiçbirşeye ne etkimiz ne de katkımız olabilecektir. Kendimize uygun olmadığını düşündüğümüz bu şekillerden yakınmaya, şikayet etmeye başladığımızda ise herşey için ne kadar geç kalındığını hazin bir şekilde göreceğimiz günler pek de uzak görünmüyor.



Kader BEKMEZCİ



Kaynak:Aksaray Posta