Henrietta...

Ünlü astronom Edwin Hubble’ı birçok insan bilir, ya da en azından adını duymuştur. 19.yüzyıla kadar geçerli olan “evren durağandır” teorisini çökerten kişidir. 1929 yılında dev bir teleskopla gök cisimlerinin gezegenimizden uzaklaştığını keşfetmiştir. Evrenin varoluşundan beri genişlediğini kanıtlayarak, bilim dünyasını altüst etmiştir. Peki gerçekten bunu Hubble mı keşfetti, yoksa kamera arkasında bir esin kaynağı mı vardı? Evet bir esin kaynağı vardı ve adı “Henrietta Leavitt” isminde bir gökbilimciydi. Evrenin kendi “Samanyolu” galaksimizle sınırlı olmadığı inancı, başka galaksilerin de varolduğuna ilişkin sezgisi ve detaylı gözlem yeteneği (kadının detaycı beyin yapısından kaynaklanıyor olmalı) sayesinde evren, “büyüklüğünü” ona göstermişti. Fakat ne yazık ki dönemin erkek egemen bilim dünyası, Henrietta’nın çalışmalarını ilerletmesine engel olmuştur. Gözlemevinde “herkesin” teleskop kullanmasının yasaklandığı bir dönemdir. Bu bilim kadınına teleskopu kullanmasına izin verilseydi neler olurdu kimbilir. Formülü bulan Henrietta olmasına rağmen ünlenen “Edwin Hubble” olmuştur… Teşekkürler Henrietta. (Irak kökenli fizikçi Prof. Jim Al-Khalili’nin sunduğu bir belgeselde öğrendiklerimden.)

“Çok boşuz” aslında.



Atom dünyası pek kimsenin ilgi alanına girmeyecek farkındayım ama yine de okumanızı tavsiye ederim bu bilgilerle ilk kez karşılaşacaksanız. KENDİNİ BİL’MEK sadece “manevi” yolla OL-muyor, ben bunu anladım. OKUdum ve PAYLAŞmak istedim, ALmak isteyenlerle…

Aklım almıyor, Albert Einstein’i görmem lazım rüyamda, bana bunu anlatsın Henrietta... Her şey gözle görülmeyen ama derinliğine indikçe “genişleyen” atomun “derununda” olup bitiyor…


Atom en basit anlamıyla, içinde bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında dönen elektronlardan oluşan “maddenin özü” dür, maddenin küçük yapıtaşlarıdır. 1895 yılında (atom çağının başlangıcı olarak bilinir) X ışınlarının keşfi ile atom ve çekirdeği incelenmeye başladı, biz de “madde varlığımızı” daha yakından tanımaya başladık bu sayede.

Dokunabildiğin “her şey”, sen dahil, milyarlarca atomdan meydana geliyor. Her bir atomun bir çekirdeği ve bu çekirdeğin etrafındaki yörüngelerde dönen elektronları mevcut. Çekirdek ise özünde proton ve nötron adı verilen parçaları barındırıyor. İşin ilginç yanı atomun kütlesinin %99,95’i bu çekirdekte ve çekirdek, atomun 10 milyarda bir boyutunda. Buna rağmen atomun neredeyse kütlesinin tamamını “minicik ötesi” çekirdeği oluşturuyor. Atomun çoğu “boş” anlayacağınız. Atomun tüm enerjisi çekirdekte toplanmış. Peki bu çekirdek neye “tutunuyor”? Çekirdek, proton ve nötronların evrenin 4 büyük kuvvetinden biri olan güçlü nükleer kuvvetin bir arada tutmasıyla oluşuyor, bu kuvvet onları bir arada tutuyor. Bu kuvvet sayesinde çekirdek dağılmıyor. Daha doğrusu çekirdek bu şekilde oluşuyor. Bir de Latincede “yapıştırıcı” anlamına gelen “gluon” isminde yardımcı bir “ürün” var. Gluon, nötron ile protonların olması gereken ideal mesafede birbirlerine “yapışmalarını” sağlıyor. Çok “narin” bir hesaplama var anlayacağınız. Yapışma kuvveti biraz değişse çekirdek diye bir şey olmayacak. Peki neden atomun çoğu “boş” ve kütlenin çoğu çekirdekte birikmiş? Çekirdek ve atom arasındaki bu muazzam boşlukta dönen elektronlar da üstelik bir yerde asılı değil. Dönüp duruyorlar büyük bir hızla çekirdek etrafında. Uzay boşluğunda yıldızlar arasındaki boşluk gibi düşünebiliriz, yıldızlar da bir yerde asılı durmuyorlar. Milyarlarca kilometrelik boşluklar bunlar. Bu uzaklıkları atomlardaki elektronlar arasındaki uzaklıklara oranlayabilirsiniz. Umarım bir gün bu hassas dengeyi ve düzeni idrak edebilecek mertebeye geliriz ve bilim daha çok şey keşfeder Henrietta...

Aynı cins atomlardan meydana gelen saf maddelere element deniyor (demir, gümüş, bakır, altın, oksijen, hidrojen, iyot ve karbon gibi) . Farklı cins atomlardan meydana gelen maddelere ise bileşik deniyor (tuz, su, şeker alkol gibi). Birden fazla atomlardan oluşan atom gruplarına da molekül diyorlar. Tüm evren, gezegenler, canlı-cansız tüm varlıklar 109 elementin farklı birleşimleri ile oluşmuş. Peki bu madde alemindeki onca çeşitlilik nereden geliyor, ÖZ de aynı isek? Bu farklılığı yaratan atomların çekirdeklerindeki protonların sayıları. Her şey proton-nötron-elektronlardan meydana geliyor ama proton sayılarından ötürü farklı “görüntüdedir” diyor bilim.

20 yıl öncesine kadar atomları meydana getiren en küçük parçacıkların nötron ve proton olduğu görüşü yaygındı bilim dünyasında, bunun öncesinde ise atomun en küçük parça olduğu varsayılıyordu. Fakat günümüzde proton ve nötronları meydana getiren başka parçacıklardan söz ediliyor : “kuark”. Yani atom çekirdeğinin yapıtaşları proton ve nötron, proton ve nötronun yapıtaşları ise kuarklar. Proton ve nötronlarda 3’er “cins” kuark çeşidi tespit edilmiş ve bunların değişik şekillerde birleşerek atom-altı parçacıklarını oluşturdukları görülmüş. Daha fazla detaya inmeyeceğim, zaten hala inceleniyor bilim dünyasında “kuark ve sonrası” ki kuarktan ötesi artık parçacık ile değil, enerji ile açıklanabilir deniyor.

Gördüğünüz gibi evren hatta varoluşumuzun tüm düzeni atom-elektron-proton-nötron-kuark-enerji seviyesinde gerçekleşiyor. Günümüzde bilgiler bu şekilde, gelecekte bu bilgi neye dönüşür bilinmez Henrietta... Maddeden enerjiye, enerjiden maddeye yol alan sürekli bir dönüşüm mevcut…


Şimdi gelelim 1900’lü yıllarda keşfedilen elektronlara. Dünyanın güneş çevresinde dönerken kendi çevresinde dönmesi gibi elektronlar da atom çekirdeğinin çevresinde dönen ve çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir koruma kalkanı gibi çevreleyen parçacıklardır. Mikroskopların dahi göremediği küçük bir alanda dönen bir dolu elektron, karışık bir trafik oluşturuyor çekirdek etrafında. 1.000 km hızla dönen bu elektronlar, kesinlikle çarpışmıyormuş. Elektronlar nötron ve protonlardan çok daha küçükler. Bir atomda protonları ile eşit sayıda elektron bulunuyor ve her elektron her bir protonun taşıdığı (+) yüke eşit değerde (–) yük taşıyarak, atomun nötr olmasını sağlıyor. Atom çekirdeğinin çevresinde 7 yörünge mevcut ve bu yörüngelerdeki elektron sayısı belli.

Dört “Büyükler”

Evrendeki fizik kurallarının işlemesini sağlayan ve Büyük Patlama’dan bu yana aynı şekilde işleyen dört temel kuvvet mevcut ve bu kuvvetler atomun içinde de görevini yerine getiriyor.

Güçlü nükleer kuvvet
Zayıf nükleer kuvvet
Elektromanyetik kuvvet
Yerçekimi kuvveti
“Güçlü nükleer kuvvet”e, yukarıda değinmiştim, atom çekirdeğini meydana getiren proton ve nötronları bir arada tutan güç idi.

Bunun dışında “dengeleyici” bir kuvvet daha mevcut o da “zayıf nükleer kuvvet”. Bu denge sayesinde zararlı ışınlar yayılmıyor. Bu kuvvet de proton ve nötronlar arasında faal. Güçlü nükleer kuvvet bazen coşuyor sanırım, böyle bir dengeleyici kuvvete ihtiyaç duyulduğuna göre Henrietta... Hatta nötron ile proton birbirine dönüşebiliyor ve proton sayısı da değiştiği için atomun yapısı da değişiyor. Normal şartlarda atomun parçalanması gerekirdi böyle bir durumda, fakat bu dengeleyici sayesinde kimsenin ruhu duymadan “dönüşüm” sağlanıyor, siz rahat uyuyun diye Henrietta...

Elektronları da yörüngede tutan bir güç var elbette; “elektromanyetik kuvvet”. Bu kuvvet zıt elektrik yüklü parçacıkları “çeker”, aynı yüklü parçacıkları birbirinden “uzaklaştırır”. Atomun çekirdeği ve etrafındaki yörüngelerde dönen elektronları bu güç “yakınlaştırıyor”.


Şiddeti diğer kuvvetlere göre daha küçük ama marifeti büyük “yerçekimi kuvveti” ise evrendeki galaksilerin, yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde kalmalarını sağlıyor. Dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında yörüngede kalabilmeleri de bu güç sayesinde. Aynı şekilde dünya üzerinde biz bu kuvvet sayesinde “yürüyebiliyoruz”, bunu zaten biliyoruz. Bu gücün değerlerinde çok az bir oynama dahi olsa olacakları ben düşünemiyorum. Uzay boşluğunda halay çekeriz artık hep beraber eğer oraya buraya çarpmazsak Henrietta...

İşte bu dört “büyük” kuvvet, olağanüstü bir güç dağılımı ile madde evreninin dengede kalmasını sağlıyor.

Düşünsenize, Büyük Patlama’dan sonra etrafa saçılmalar oluyor, elektronlar, atom-altı parçacıkları buluşuyor protonlar ve nötronlar doğuyor, bir zaman sonra protonlar ve nötronlar buluşuyor, aralarında çekim oluşuyor ve atomun çekirdeği beliriyor, dolayısıyla atom “madde alemine gözlerini açıyor”. Tüm bunlar Büyük Patlama’dan 34 dakika ve 40 saniye sonra oluşmuş. İlk hidrojen atomu, bir elektronun bir protonun yörüngesine girmesiyle başlamış ve temel kuvvetler açığa çıkmış.

Hücrelerimizin temelindeki atomların, atom çekirdeğindeki proton ve nötronların, bu parçacıkların içindeki kuarkların çalışma sistemini yüzeysel de olsa öğrendikçe nutkum tutuluyor…

“Herşeyin Teorisi” ni bulmaya çalışan Einstein’in bu hayaline şimdilerde “Sicim Teorisi” (String Theory) ile ulaşmaya çalışıyor bilim adamları. Bu teoriye göre evrendeki en küçük parçacıktan en uzaktaki yıldıza kadar her şey tek bir yapıtaşından, yani titreşen enerji sicimlerinden oluştu. Ancak bu görüşün henüz kanıtlanmaya ihtiyacı var. O yüzden şimdilik sadece kavram düzeyinde kalmakla yetinmeyi tercih ediyorum.

Not : Estetiğe karşıyım, “atomlarımla” oynatmam, sevgiyle buluşmuş atomlarım benim Henrietta...

Evren Siyah Giyinmeyi Seviyor Olmalı



“Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişleticiyiz.”
(Zariyat-47)

Yüzyıllardır din ve bilim birbirlerine karşı idiler. Oysa günümüzde bilimciler de artık “yaratıcıyı” arıyorlar. Bilim adamlarının “mistik adamlara” dönüşmeye başladığı bir çağdayız…

Ocak ayında yazdığım “Çok Boşuz Aslında” başlıklı notumda da detaylıca anlattığım gibi, evren dört temel kuvvet arasındaki hassas denge ile canlı tutuluyor. Güçlü nükleer kuvvet, zayıf kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti. Mistik açıdan bakarsak “dört büyük melek” de diyebilirizJ Einstein’in hayali, her şeyi kapsayan ve tek yapısallığı anlatacak olan “Herşeyin Teorisi”ne bir türlü ulaşamadı günümüz bilim adamları. Çünkü yerçekimi kuvvetini tam olarak çözebilmiş değiller ve diğer üç kuvvetle birleştiremiyorlar henüz. Hatta birçok “bilinmeyenle” de karşı karşıyayız. Kara delikler, ak delikler, solucan delikleri, anti-madde, karanlık madde, karanlık enerji, paralel evrenler, sicim teorisi, higgs parçacıkları (Tanrı’nın zerrecikleri), M-Teorisi gibi. Gelişen teknoloji sayesinde birçok deneyler yapılıyor ve giderek daha hızlı yol alıyor bilim dünyası bu konuda. Umarım “fazla merak adamı öldürür” fenomenine dönüşmez bunun sonucuJ Nükleer araştırmalar yapan CERN’deki deneyi ilk duyduğumda “Aman Allahım!” dedim, çünkü tüm dünyada yankı bulan deney, “Büyük Patlama”nın küçültülmüş bir senaryosunu canlandıracak, parçacıkları olağanüstü bir enerjiyle 27km uzunluğunda bir tünelde çarpıştıracaktı. Amaç maddenin bilinmeyen yönlerini açığa çıkarmaktı. CERN, teleskopla keşfedilemeyecek gizemleri bulmayı hedefliyor. Bugüne kadar yapılan gözlemlerde, ki bunlar teleskoplarla yapıldı, yapıtaşların sadece %4’ü keşfedilebildi. Bu sebeple farklı yöntemler deniyorlar. Neyse ki çarpıştırma deneyi öncesi çıkan olumsuz senaryolar ve haberler gerçekleşmedi. Devam eden deneyler sonucunda belki yakın bir zamanda “bilinen her şey” baştan yazılacak...

Biz evrene sunulan siyah giysilere bir göz atalım dilerseniz J

Kara delikler



Bir muamma. Bilim dünyası kara delikleri, yakıtlarını bitiren dev yıldızların (güneşten de büyük), kendi ağırlıkları altında içe çökmeleri sonucunda oluşan uzay mekanları olarak tanımlıyor şimdilik (patlama anına ve genişlemesine süpernova deniyor. Alanı 60 milyon güneşi alacak kadar genişliyor). Hacmi küçük ama yoğunluğu ve çekim gücü çok yüksek bir oluşuma bürünen kara delik, ışık dahil yakınından geçen her şeyi yutuyor. Bu yüzden teleskopla görüntülenemiyor. Işığı yuttuğu için görünmez, hatta zamanı bile büktüğü söylenir. Işık hızının saniyede 300.000km yol aldığını düşünürsek bu çekimin gücünü belki biraz da olsa anlayabiliriz. Yer yüzeyi dünyanın merkezinden 6.000km uzaklıktaymış. Yerçekimi gücü çok fazla değil dolayısıyla. Ancak dünyayı sıkıştırıp, kütlesini merkezin yakınına topladığımızda çekim gücü artacaktır. Yer yüzeyine ayaklarımız yapışır kalır böyle bir sıkışmada. Merkezden kaçabilmek için saniyede 300.000km hızla yol alan ışıktan bile daha yüksek bir hıza gereksinim duyarız. Bu arada ışık hızından daha hızlı olan insana özgü bir şey var; düşünce dalgaları. Hatta bazı şifa yöntemleriyle, geçmişten kalma blokajlar bu sayede çözülebiliyor bilinç düzeyinde. Bilim de düşünce dalgalarının hızını kanıtladığına göre bu mümkün olmaktan uzak değil.

Yıldızlar patladıklarında gerçekten kara delikleri mi oluşturuyorlar, bu henüz sorgulanıyor. Çünkü süpernova denilen patlama anları, her yüzyılda sadece bir veya iki kez gerçekleşiyor. O nedenle buna kesin gözüyle bakmak zorlaşıyor. Çoğunlukla galaksilerin merkezinde konumlandıkları tahmin ediliyor.

Peki bu kara deliğin içinde neler oluyor? Böyle bir merkez her galakside mevcut olabilir mi? Bu kara delikler başka bir zaman boyutunun veya paralel bir evrene geçişin kapısı olabilir mi?



Günümüzde yıldızların çok hızlı hareket ettiği ve merkezde “karanlık bir cismin” (kara delik olup olmadığı hala sorgulanıyor) etrafında turladığı keşfedilmiş durumda. Güneş büyüklüğünde 400 milyar daha yıldızı barındıran bir galakside yaşıyoruz ve galaksimiz gibi milyarlarca galaksi daha mevcut evrende. İki galaksi çarpıştığında merkezlerindeki kara deliklerin davranışı ne oluyor diye gözlemlemişler ve “sarmal” bir dansa başladıklarını tespit etmişlerJ Yakın zamana kadar 90 galaksi görülmüş ve 32’sinin davranışı bu şekilde olmuş. Daha da ilginci, dans esnasında oluşan desenler, atomun içinde proton ve elektronların dansı esnasında oluşan desenler ile aynıymış.

Bu arada “kara veya karanlık” ibareleri, ışıkla herhangi bir etkileşime girmemelerinden dolayı kullanılmış. Negatif olarak algılanmamalıdır.

Solucan Delikleri – Einstein/Rosen Köprüsü



İki farklı mekanı bağlayan geçitlerdir ve atomdan da küçüktürler. Alt başlıkta yazmadıysam da burada kısaca kara deliğin karşıtı olan ak delikten de söz etmem gerekir çünkü solucan deliği her ikisini de barındırıyor. Ak delik kara deliğin aksine maddeyi püskürtür. Bir ucu kara, bir ucu ak olan bağlantıya sahip solucan deliği bu özelliği ile zamanda yolculuğu mümkün kılıyor gibi görünüyor teoride. Ak deliğin ucu kara deliğin ucundan oldukça uzakta olabilir üstelik, örneğin geçmiş zamanda veya paralel bir evrende. Solucan deliği “geçilebilir” özellikte ise madde, bir delikten (kara) “tünel” yoluyla geçerek, diğer delikten (ak) çıkabilir. Kara delik ile ak delik arasındaki bağlantıdır dolayısıyla solucan delikleri. Tabi tüm bunlar varsayımdan öteye gitmiyor şimdiki algı seviyemizde. Işık hızından daha hızlı olan düşünce dalgalarımızla bu geçişi sağlamak çok da mantıksız gelmiyorJ Solucan deliklerinde, zaman ve mesafe gibi oluşumlar mevcut değil. Zaman ve mekan ötesidirler. Belki de rüyaların, telepatilerin, ilhamların ve daha çözülemeyen birçok deneyimin sebebidirler deniyor çünkü atomaltı seviyesinde gerçekleşiyor bu oluşumlar.

Albert Einstein ve çalışma arkadaşı Nathan Rosen, bu tünelleri matematiksel olarak incelemişler ve kara delik tünellerinin dibinin olmadığını öne sürmüşler. Tünelin bir ucundan giren nesne, çekimin etkisiyle tünelin diğer ucundan dışarı fırlayabilir. İşte fırladığı yerin neresi olduğu sorusu akılları kurcalıyor. Bu iki bilim adamı bunun başka bir evren olduğu görüşünde birleşiyor. Düşünün bizim güneşimiz gibi 400 milyar yıldızı barındıran bir galakside ve bu galaksi gibi milyarlarca galaksiyi daha misafir eden bambaşka bir evrene fırlıyorsun, paralel bir evrenJ Ya da belki tamamen farklı kuvvetlere ve yapıya sahip bir evren. İşte bu iki evreni birbirine bağlayan tünele yani atomdan da küçük solucan deliğine “Einstein-Rosen Köprüsü” de deniyor. Bu tüneller sayesinde evrenin en uzak noktalarına kısa zamanlarda seyahat etmek mümkün teoriye göre.

“… Gerçekten, senin rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac-47)

“Melekler ve ruh (Cebrail), O’na süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.”
(Mearic-4)

Denzel Washington’un rol aldığı “DEJAVU” filmini izleyin mutlaka izlemediyseniz ; “Işığın yansıması biraz zaman aldığından aynada bile geçmişine bakarsın.” diyor bir repliğinde. Bildiğiniz gibi “dejavu”, bir anı daha önce yaşamışlık hissi uyandıran bir durumdur.

Bilim çevreleri zaman kavramına artık evrensel değil, kişisel bakıyorlar. Saatin kaç olduğu bulunduğumuz yere bağlı örneğin. Saat, çekim gücünden uzaklaştırdıkça hızlanır. Bir yıl seyahat eden bir uzay gemisi personeli, yeryüzüne döndüğünde 10 yıl geçmiş olduğunu fark edermiş. O halde zamanda yolculuk mümkün olabilir mi? Fizik kuralları buna izin verir mi? Günümüzde bunu atomlar seviyesinde deniyor bilim adamları. Einstein, dördüncü boyut olan zamanın nerede olduğunuza ve ne kadar hızlı hareket ettiğinize bağlı olarak “zaman” göreceli bir kavramdır demiş. Uzunluk, genişlik ve derinlik ile sıkı ilişkidedir.

Madde ve Şeytan İkizi Anti-Madde



Bildiğiniz gibi maddenin özü atom, proton-nötron-elektrondan oluşuyor en genel haliyle. İnsan vücudu bile trilyonlarca atomdan meydana geliyor günümüz verilerine göre. Fakat atomun çekirdeğini oluşturan proton ve nötronu da parçalayan bilim, atom altı parçalarında anti-madde denilen bir cismin varlığından bahsettiler. Bu cisim evrendeki en patlayıcı cisim olarak değerlendiriliyor çünkü, madde ve anti-madde muazzam bir patlama ile birbirlerini yok edebilecek seviyedeler. Bir gramdan daha az bir anti-madde neredeyse Hiroshima bombası kadar güçlü bir patlama etkisi yaratabilirmiş. Peki madde kadar anti-madde mevcutsa nasıl oluyor da bu “düşmanlar” karşısında biz hala varlığımızı sürdürebiliyoruz? CERN’de görevli bilim adamları, "Evrenin yarısı ortada yok ve neden olduğunu bilmiyoruz" demiş. Büyük Patlama’da eşit miktarda olduğu düşünülen ve sonradan “yok olan” ya da gizlenen anti-maddeyi anlamak için çalışmalarına devam ediyorlar. Bu arada patlayıcı özelliğinden ötürü bu karşıt madde yok olmasaydı evrende şu anda mevcut hiçbirşey var olmayacaktı. Dolayısıyla “evrende anti-madde yoktur” görüşü hakim. Ancak bilim adamları anti-maddeyi laboratuarda üretebiliyorlarJ Ne için acaba? Koskoca evren sebepsiz mi yok etmiş anti-maddeyi de biz merakımızdan yeniden üretiyoruz? Ya maddeyle temas ederse ne olacak? Merak edilen ise şu; maddenin yerçekiminden nasıl etkilendiği biliniyor. Acaba anti-madde yerçekiminden nasıl etkileniyor, işte bunun cevabını arıyorlar.

“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.”
(Enbiya-32)

Karanlık Madde ve Karanlık Enerji



Kara delik, ak delik, solucan deliği ve anti-maddeye değindikten sonra gündemde olan iki kavrama daha ışık tutmak istiyorum; karanlık madde ve karanlık enerji. Henüz yapısı çözülememiş ve bu nedenle “Herşeyin Teorisi”ni bir türlü bulamayan bilimin uğraştığı yerçekimi kuvvetinde de gizli olan karanlık maddenin esrarı 1933 yılından beri bulunmaya çalışılıyor. Karanlık maddeyi evrenin iskeleti olarak görüyorlar. Galaksinin oluşmasını sağlar bu iskelet. Galaksi-yıldızlar-gezegenler ve yaşama doğru uzanan bir eğride seyretmekte. Işık ile etkileşime girmediğinden “karanlık” deniyor ancak çekim gücü aşikar olan bir madde. Her yerde ama göremiyoruz. Bilim karanlık maddeyi yakalayabilirse, evrenin çoğunun neden yapıldığı bulunabilecek. Ne yazık ki etkileşime girmiyor, belki de biz henüz hazır değiliz. Bizi bir arada tutuyor ama kendi “yok” ortalıktaJ

Büyük Patlama’dan sonra ilk 5 milyar yıl karanlık maddenin çekim gücü hükmederken, sonrasında ortaya çıkan “karanlık enerji” ise, evrenin genişlemesini sağlıyor. Karanlık madde bize, karanlık enerji ise karanlık maddeye hükmediyor. Günümüz bilgilerine göre atomlar evrenin %4,6’sını, karanlık madde %23’ünü ve karanlık enerji ise %72’sini oluşturuyor. Karanlık enerji evren genişledikçe daha da güçleniyormuş üstelik. Galaksileri birbirinden uzaklaştıran ve “ayrılık” tohumu eken gizemli bir güç. Biri galaksileri oluşturuyor, diğeri galaksileri birbirinden ayırıyor. Peki acelesi ne bu karanlık enerjinin? Neden genişlemeyi yavaşlatmak yerine hızlandırıyor?

“Bizim göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu eski durumuna iade edeceğiz…” (Enbiya-104)

Görülen o ki “evrence” büyük bir “karanlığın” hükmü altındayız J Ancak bir gerçek var ki, evrende her oluşum başka bir oluşumun sebebi oluyor. Ne diyeyim “evren siyah giyinmeyi” seviyor olmalı…

Sadece üzerinde düşünelim diye derledim…

Ben bir "yıldız tozu"yum.

“Evren, boşlukta, tek bir zerreciğin içine birikmiş yüksek enerji birikiminin patlamasıyla ortaya çıktı” günümüz görüşüne göre. Sonsuzlukta hacmi olmayan bir noktadan... O halde her şey bu noktanın içinde mevcuttu.

Evren yoktan var edildi ve bir başlangıcı vardı. Bu kanıttan önceki görüş tam da bunun tersiydi ve materyalistlere göre evren "sonsuzdan beri" mevcuttu. Evrende genişlemeye başlayan enerji önce fiziksel, sonra kimyasal ardından ise biyolojik evrimler geçirdi. Evrendeki fiziksel evrim sadece atom ve atomaltı parçacıklarından ibaret iken, elementler ve elementlerin birleşmesi ile inorganik, organik, canlı, cansız oluşumlar kimyasal evrimi başlattı bilim dünyasından gelen bilgilere göre. Gezegenlerin oluşmasıyla da biyolojik evrim sürecine girildi. Böyle bir süreci takip eden evrim, yerini ne tür bir evrime bırakacak gelecekte acaba? “Evrim düşüncelerde gerçekleşecek” diyenlere sıcak bakıyorum bu noktada "insan dünyası" için. “Düşünce Evrimi”ne doğru yol alıyor gibiyiz…

Evren genişleyerek sürekli bir değişim grafiği gösteriyor. 1929 yılında Amerikalı astronom Edwin Hubble çok önemli bir keşfe imzasını attı bu konuda. Yıldızlar ve galaksiler bile birbirlerinden giderek uzaklaşıyordu yaptığı gözlem sonucunda, bu da “evren genişliyor” teorisinin kanıtı oldu.

Büyük Patlama esnasında oluşan iki zıt güç arasında (patlama gücü ve çekim gücü) çok iyi hesaplanmış bir denge vardı ve canlı cansız her şeyi barındıran bir mekan oluştu bu patlama sonucunda. Herşeyin atomik bir yapısı olduğuna göre bizler de evrende önceleri dağılmış birer yıldız tozu olmalıydık. İşte “TEK kaynaktan geliyoruz” ya da “we’re all connected” denmesinin sebebi bu. Benim atomlarım ile koskoca galaksilerin atomları o noktanın özünden geliyordu, aynı özün parçalarıydık, hatta birbirimizden türedik. Patlama anında ortaya çıkan zıt güçler arasındaki dengeyi ve ince hesapları düşündükçe Sokrat’a hak vermemek elde değil : “Kainatta tesadüfe tesadüf etmek imkansızdır.”

Ben “15 milyar” yaşındayım.

Şu anda evrende bulunan herşey, yani yıldızlar, galaksiler, gezegenler, güneş sistemleri kısacası HERŞEY, 15 milyar yıl önce tek bir noktada mevcuttu ve enerjinin sonsuzdan gelerek maddeye dönüştüğü o patlama anında ZAMAN da eşzamanlı doğdu. Evren 4 milyar yaşına kadar uzun bir oluşum süreci geçirdi ve 4 milyar yaşından sonra gazların yoğunlaşması ile yıldızlar ve galaksiler doğmaya başladı. 9,2 milyar yaşına geldiğinde ise güneş sistemi oluştu. Dünya ise 4,6 milyar yaşında. Dünyamızdaki ilk hayat belirtileri tek hücreli organizmalar ve bakterilerle 3,5 milyar yıl önce görüldü. İşin ilginç yanı şu ki, tüm bu süreçleri bilim dünyası tespit edebilmişken, evreni genişleten “karanlık enerjinin” ne olduğunu bulabilmiş değiller henüz. Bu arada "karanlık enerji", “bilinmeyen enerji” anlamını taşıyor burada. Evrende görebildiklerimizin oranı sadece %4 (yıldızlar, galaksiler vs.). Keşfedilemeyen kısmını artık siz hayal etmeye çalışın. Çok “minik” hissediyorum şu anda kendimi, hatta “bilgisiz” Henrietta...

Dünya yaşamı ne zaman sona erecek?

Bunun güneşe bağlı olduğu söyleniyor. Orta yaşlı bir yıldız olan güneş, nükleer yakıtının yaklaşık yarısını kullanmış. 5 milyar yıllık yakıtı mevcut. Dünya da bu durumda yolunun yarısını tamamlamış oluyor bilim dünyasına göre. O halde dünyanın da 5 milyar yıllık bir ömrü var diyerek noktayı koyuyor bilim adamları. Ben yine de evren sürprizlerle dolu olmalı, bu düşünce değişebilir diyorum Henrietta...

ZAMAN beynimizin "ortasında" yaşıyor




"Büyük Patlama’dan önce ZAMAN var mıydı?” diye soran bilim adamları, bu sürecin olmadığı görüşündeler. ZAMAN, Büyük Patlama sonucunda genişlemeye başlayan evrenle birlikte doğdu deniyor. Peki genişlemeye devam eden evren bir gün bu genişlemeyi durdurduğunda ZAMAN’a ne olacak? Bunun cevabı henüz verilemiyor, belki de hiç verilemeyecek.

Japon asıllı kuramsal fizikçi Michio Kaku, ZAMAN’a ilişkin yaptığı çalışmalarda ilginç tespitlerde bulunmuş. Kol saatinizin olmadığı bir ortamda bulunsanız bile bezelye tanesi kadar olan ve bir hücre grubundan oluşan bir "biyolojik saat" imdada yetişiyor ve beynimizin ortasında bulunan bu saat, vücudunuzun tüm organlarını yönetiyor. Kronometre gibi işliyor. Hayvanların, bitkilerin, insanların hatta bakterilerin içinde aynı saatin işliyor olması gerçekten ilginç. Gerçi teknoloji bu seyri bozmuş olsa da bir şekilde yine de işliyor.

ZAMAN’da geri dönüş yapamıyoruz, işte bunu bildiğimiz için hayatımızdaki seçim anlarımız “endişeli” geçiyor diyor Michio Kaku. Zamanla akmak en iyisi galiba, sonuçta her şey olacağına varıyor diyorum ben de Henrietta...

Bu arada evrenin genişleme hızı yavaşlıyor sanılıyordu ama ortaya çıkan gerçek şu ki, evrenin genişleme hızı giderek hızlanıyormuş …

"ZAMAN" bir illüzyon mu yoksa?

Kaza veya ölüme yakın deneyimlerde sanki zaman yavaşlar gibi olur. Kaza yapanlarınız bilir, ben de büyük bir trafik kazası atlattım ve gerçekten sanki zaman ağır çekimde işliyor gibiydi. Yapılan bir yüksek atlama deneyinde (33metre) deneğin bileğine bir kronometre takıyorlar ve normal koşullarda sayacın hızından dolayı göremeyeceği sayıyı düşerken görüp göremeyeceğini test ediyorlar. Karada iken hızından ötürü fark edilemeyen sayı, düşme anında görülebiliyor ilginç bir şekilde. Bu da insan beyninin yüksek adrenalin salgılandığında daha hızlı çalıştığını gösteriyor, dünya da yavaşlamış gibi oluyor dolayısıyla. Bunu farelerle yaptıkları başka bir deneyde daha kanıtlamaya çalışmışlar. Birine “marijuana”, diğerine “cocaine” maddesi veriyorlar. Tabi bundan önce kilitli oldukları kafesi 12 saniyede açmaları hususunda eğitiliyorlar. “Cocaine” verilen fare düğmeye 8 saniye sonra basıyor, halbuki o 8 saniye 12 saniye gibi geliyor fareye. “Marijuana” alan fare ise 16 saniye sonra düğmeye basıyor. Gördüğünüz gibi aslında 12 saniye olması gereken süre birinde 8, diğerinde 16 saniye şeklinde bir illüzyona dönüşüyor. İkisi de 12 saniye “sanıyor” halbuki. O halde beynimizin ortasındaki “saatlerin efendisi” kimyasallarla da etki altına alınabiliyor. Stres altındayken adrenalin salgılarız, bu da uyuşturucu gibi kimyasal bir reaksiyon yaratır ve zaman yavaşlar beynimizde diyor uzmanlar. Adrenalin=uyuşturucu gibi bir durum bu Henrietta...

Geçmiş ve geleceğe odaklıyız ya hep, hayal dünyasında yaşarız, gerçeğe dönmek lazım aslında ŞİMDİ’de Henrietta... Yeni çağcılar bunu söyler hep. Yine Michio Kaku’nun izlediğim ZAMAN konulu belgeselinde bir amnezi hastasını da konu etmişler. Kısaca hafıza kaybı olan bir hastalık türüdür amnezi. Bu hastalar sadece ŞİMDİ’de yaşıyorlar. Ne anılarını hatırlıyorlar, ne de hayata ilişkin gayeleri var. Beyinleri “boş”. Obsesif hale getirmeden geçmişi ve geleceği “yaşamak” bana göre gerekli aslında. Üç zaman dilimini de kendi boyutları içerisinde “yaşamak” doğru olur.

Yaşlandıkça zaman hızlanıyor.

Zaman algımız yaşlandıkça değişiyor. Yapılan basit bir deneyle genç ve yaşlı insanlara 60’a kadar saymaları, yani 1dk’yı sözlü tamamlamaları isteniyor. Gençler 1dk’lık süreyi hızlı ölçmeye eğilimli. Yaşlılar ise 1dk dolduktan bir süre sonra bitiriyorlar saymayı. Beyin saati, biyolojik olarak yaşlandıkça gerçekten yavaşlıyor. Durum böyle olunca bizim “dışımızdaki” her şey de hızlanmış görünüyor.

"Birşeyin" olması için sabırsızlanmak yersiz, saatini bekliyor OLmanın sadece o "birşey"...

Not : Daha “yavaş” nefes alırsan, daha “çok” şeyi fark edersin.