NENE HATUN
1857-1955

Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Çeperler Köyü’nde dünyaya geldi.Henüz 20 yaşında bir gelinken 1877-1878 yılları arasında yapılan Türk-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Aziziye Tabyası’nı sopayla,taşla, kazma, kürekle savunanlara katılarak cesurca savaştı.Daha sonra oğlunu Çanakkale Savaşı’nda şehit verdi. Kurtuluş Savaşı başladığında yaşı ilerlediği için cepheye gidip eskisi gibi savaşamadı. Atatürk’ü çok sever ve takdir ederdi. 1954 yılında 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa’nın gayretleriyle kendisine “3. Ordunun Nenesi” ünvanı verildi. Cüzi de bir maaş bağlandı.1955 yılında anneler gününde “Yılın Annesi” seçildi. Erzurum manevraları sırasında Amerikan Generali Ridgway bu yüce insanın elini öptü. Nene Hatun bir kahramanlık ve analık sembolü olarak 98 yaşına kadar yaşadı. 22 Mayıs 1955’te zatürre hastalığından vefat etti.Kabri, uğruna savaştığı topraklarda, Aziziye Şehitliği’ndedir.
Kara Fatma (Fatma Seher Hanım )

Kuva–yı Milliye devrinde en çok adı işitilen kadın kahramanlardan biri de, Fatma Seher Hanım’dır. İsminin başındaki “Fatma” dan dolayı “Kara Fatma” diye bahseden kaynaklar da vardır. Fakat O, daha ziyâde “Fatma Seher” olarak tanınmıştır.
Fatma Seher Hanım’ın Kuva–yı Milliye devrinde vakî hizmetlerine dâir Harp Tarihi Encümeni Arşivi’nde hayli vesika vardır. Hisarcık’ta Kaynarca mıntıkası kumandanı Naim imzalı ve 27 Ağustos 1920 tarihli Süvâri Livasına (Tugayına) yazılan raporda:
“..Fatma Seher Hanım’ın cepheden geri gelen efrat üzerindeki tesiri her türlü takdirin fevkindedir...” denilmektedir. Bu yazıya karşı gönderilen cevapta ise; “Bugünkü harekâtta pek çok yararlığı görülmüş olan Fatma Seher Hanım’a çok teşekkür ederim” kaydı vardır. Ayrıca 26–27 Ağustos 1921 tarihli ve 193 sayılı Liva Ta’mimi ile de Fatma Seher Hanım bütün efrat ve zâbitana karşı alenen takdir edilmekte ve kahramanlıkları örnek gösterilmektedir.

BİR KADIN ZABİT
Kuva–yı Milliye’nin en meşhur kadın kahramanlarından biri olan Fatma Seher Hanım harb nihayetlerinde, memleketi olan Erzurum’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Güzergahta bulunan Trabzon’da bir hayli kalmış ve burada yayınlanmakta bulunan “İstikbal” Gazetesi’ne sergüzeştlerini bizzat anlatmıştı. Onun şahsiyet ve mücadelelerinin aydınlanması mevzuunda son derece ehemmiyetli malûmatı ihtiva eden bu röportajı aynen ve fakat çok cüz’i bir sûrette sadeleştirerek arzediyoruz:
“Geçen hafta içinde, İnebolu’ya uğrayan Fransız vapuru oradan, kendisini görenleri hayrette bırakan harikulâde bir şahsiyete sahip bir yolcu almış, Trabzon’da bırakmıştır. Bu yolcu, bir zabittir. Başındaki turuncu kefiyesi, TBMM ordusunun serpuş nümûnesine uymayan bu zabitin yakasında nefti bir müselles (üçgen) içinde iki yıldız, elinde gümüş saplı bir kamçı, ayağında zarif botlar vardı. Bu zabit, ufak tefek yapılı, bir bölük kumandanıdır. Adı, Fatma Seher Hanım’dır. Bir ecnebi, bu satırları okuduğu zaman ki bilir ne kadar hayret edecektir. Bir zabit... kadın bir zabit... Bilmem dünyadaki bütün orduların içinde bir kadın zabit var mıdır? Bu kadın üç senedir, bir düzine Yunanla harb eden eski bir çeteci ve bir senelik bir ordu zabitidir. Bu, ufak tefek kadının erkek elbisesi içinde taşıdığı çok kahraman, aynı zamanda çok mütevazi gönlünü, ah bir görüşüp anlasanız...

VATANIN BAĞRINDA NAMAHREM ELİ
Kocası, Vanlı Ezdeşin Bey idi. Büyük Sarıkamış kavgasında şehid düşmüştü. Edirne’de 5. fırkada iken karısı yanında idi. Kendi Kafkas’ta, harbe giderken karısı Edirne’de çocukları ile kalmıştı. Mütârekeye kadar, Edirne’den çıkmadı, mütareke olunca İstanbul’a geldi. Oradan, Konya–Diyarbakır tarikiyle Van’a, babası meşhur aşiret reisi Yusuf Abdal Ağa’nın yanına gitti. Vatan o günlerde derin, karanlık bir girdaba doğru, durmamacasına yuvarlanıyordu. Ne taze gelinlerde neşe, ne de, bir ayağı çukurda olan ihtiyarlarda ruh istirahati vardı. İngiliz zabitleri, üç taraftan sınırları aşmış hey’et halinde Şark hududuna doğru ilerliyorlar, her şeyi de Türk Hükümeti’nin nüfuzunu alaya alarak idare makinesine elkoymuş bulunuyorlardı. Kimi yerde Rumlar, kimi yerde Ermeniler, kimi yerde her iki unsur birden binlerce seneden beri şerefine yan bakılamamış asil Müslüman ve Türk’e hakaret ediyorlardı.
Şehid binbaşı karısı, Van’da, daha epey uzakta idi. Lâkin, için için yanıp tutuşmaya başlamıştı. Asabi, hasta, sert olmuştu. Birgün geldi ki, kadınlık hilim ve sükunundan kendisinde eser kalmadı. O günlerde, evvela “Trabzon Kongresi” daha sonra “Erzurum Kongresi” akdediliyordu. Erzurumlu Âişe Hanım’ın kızı artık daha fazla duramadı ve birgün kardeşi Mehmed Çavuş’la birlikte teşkilata adam toplamaya koyuldu.
Az zamanda yüz–yüzelli kişi kadar toplandı. Fatma Seher Hanım bu sırada dokuz yaşindaki kızı Fâtıma ile Istanbul’a geçti. Oradaki kardeşi Süleyman’ı da yanına aldı. Ve bir gün, Istanbul’dan onsekiz tüfek de kaçırarak Alemdağı yoluyla az evvel ta Van’dan yüzelli kişilik çetesiyle gelen kardeşi Mehmed Çavuş’la Izmit civarında Taşköprü’de iltihak etti.

BEN KARA FATMA’YIM
Bir cuma gecesi Beşevler civarında kâin Kabakça’dan soluk soluğa bir adam geldi. Bir numaralı çete reisi Mehmed Çavuş’a bir imdat mektubu getirdi. Köylü iki gözü iki çeşme anlatıyordu:
“–Bizim köyden Mehmed’i bu gece gerdeğe koyduk. Tam bu sırada, köyümüzü bir Rum ve Ermeni çetesi bastı, eve girdiler, zavallı Mehmed’i bağladılar. Zevcesini de perişan ettiler. Gavurlar... Gavurlar...
Köylünün nefesi tutuldu. Sonunu söyleyemedi. Nihayet hıçkırarak bağırdı:
“–Kara Fatma, Allah aşkına, din aşkına imdat ! Yetiş Kara Fatma, ırzımıza düşman tecavüz etti.”
Ertesi gün, kaç zamandır Davulcular ormanında gizlenmiş olan yüzelli kişilik çetesinin başına geçen Kara Fatma; Gülbahçe, Mecidiye, Orhaniye, Arpalık köylerinin imam ve muhtarlarıyla, ileri gelenlerini ormana celbettirdi. Onlara:
“–Ben Kara Fatma’yım. Ermeni jandarmalarının (!) sizden her ay aldıkları iki yüz lirayı bundan sonra vermeyeceksiniz. Sizin ırzınızı, malınızı ben bekleyeceğim.”
Köylüler memnun döndüler. Kara Fatma artık kendini meydana vurmuştu... Kara Fatma yanına onyedi kişi aldı, gözlerini kan bürümüş köylüye:
“–Düş önüme” dedi. Çıkıp gittiler.

KARA FATMA’NIN İMDADI
Kara Fatma, onyedi kişiyle Kabakça’yı sardı. Zalimler, köyün bütün genç kızlarını gelin evine doldurmuşlar, nara atarak, hora teperek eğleniyorlardı. Iffetli Türk kizlarının boğuk feryatları bu habis gürültüler arasında o kadar yanık, o kadar tüyler ürpertici bir halde geliyordu ki... Onyediler Kara Fatma’nin komutasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. Tam bu sırada, evden iki haydut çıktı. Bir kızı saçlarından tutmuşlar, avludaki samanlığa doğru sürüklüyorlardı. Samanlığın kapısı önüne geldikleri zaman, Sabancalı Murad ve Mecidiyeli Musa Çavuş ile Kara Fatma’nın oğlu Seyfeddin uzaklardan yetiştiler ve iki haydudu hakladılar. Talihsiz kız, düşüp bayılmıştı. Evin içindekiler ise samanlık önündeki hadiselerden bihaber, vicdan sızlatan eğlencelerine devam ediyorlardı. Bir ara, birkaç haydut daha, iki kızı sürükleyerek evden çıkardılar, Kara Fatma da daha fazla beklemeyi faydalı bulmadı ve erkeklere garip görünen bir kükreyişle bağırdı:
“–Ateş!..”

ATEŞ HATTINDA ŞEHİT KARISI
Üç–dört gün sonra Ordu, İzmit üzerinden taarruza başlayınca, Kara Fatma da orduya katılarak Kuva–yı Milliye’nin kahraman askerleriyle birlikte düşmana karşı savaştı dört gün boyunca. Bir yandan, harbediyor, bir yandan da yaralanan askerlerin yaralarını sarıyordu.
12 Haziran 1921’de ordu ile beraber muzafferen İzmit’e girdi. Orada 12 gün kaldı. 13. gün kıtasıyla İznik havalisine Avdan Yaylası’na gitmesi emrini aldı. Kendisi hasta idi, kardeşi ile maiyetindekiler gittiler. Kendisi de onbir gün zarfında iyi olur olmaz Oğul Paşa’da kıt’asına katıldı
29 Ağustos 1921’de düşman, Kara Fatma’nın tuttuğu cepheye; Kaynarca, Bereket Karadin üzerinden taarruza kalktı. Harp kaçınılmaz oldu. Birinci gün onbir saat, ikinci gün dokuz saat devam etti. Kara Fatma sol kolundan, oğlu sağ ayağından yaralandılar. İkinci gün akşam üzeri, Yunanlılar dört saat geriye çekildiler. Kara Fatma muzaffer olmuştu...

ONBİR YAŞINDAKİ KÜÇÜK FATMA
Fatma Hanım mücahedeye atıldığı zaman dokuz yaşındaki kızı da yanında idi.
Fatma Hanım anlatıyor:
“–Bu kız da deli midir, nedir bilmem şimdiye kadar yanımdan hiç ayrılmadı. Onu ekseriya İzmit’te bırakıyordum, fakat durmuyor, neferlerin peşine takılarak tâ siperlere kadar geliyordu. Kaç defa harb ederken bana ve askerlerime mataralarla su taşımıştır. Bu çarpışmada zavallı kız sağ elini kaybetti. Şimdi İzmit’tedir” diyor.
Fatma Hanım bu defa izinli olarak Ankara’ya geldiğinde kızı bir mektup yazdırarak ona göndermiş, mektubunda kendisinden küçük bir tabanca isteyerek, “Sağ elim yok ama, sol elle pek güzel atıyorum anne!” diye yazmış. İzmit’te, Yakın Şark Yardım Heyeti Reisi birgün kendisinden bir fotoğrafını çıkarmaları için müsaâde talep etmiş. Fatma Hanım tabiî müsaâde etmiş. Fotoğrafı alındıktan sonra Amerikalı kendisinden bu hediyesine mukabil ne hediye edilirse memnun olacağını sormuş. Fatma Hanım,
“–Hani onbeşli Ingiliz filintaları vardır” demiş. “Onlardan bulamadım, hediye edersiniz, nihayetsiz dereceke makbule geçer.”Amerikalı; yüzük, bilezik, küpe yerine silaha, bombaya meyli olan bu kadının karşısında cidden hayrette kalmış. Ancak, o silahtan bulamamış da, iki tâne saplı Ingiliz bombası hediye etmiş.

BEN KADINKEN İYİ DİKİŞ DİKERDİM
Fatma Hanım; yürüyüşü, gezişi ve muaşereti itibariyle tam anlamıyla asker bir karaktere sahip olmuştur.. Filhakika askerlik onun ruhuna işlemiştir. Şu sözler kendisine aittir: “Ben kadınken iyi dikiş dikerdim”...
Hakikaten kadınlığı onun için bir mazi idi artık. Ancak, bir annede bulunması gerektiği kadar da şefkatlidir. Mecazlarında, kinâye ve istiârelerinde muhayyilesine hakim olan bütün timsaller hep askerdir. Birgün karargâh zabitlerinin güçlüğünden bahsederken “Menzil, posta beygiri gibi bir yerde durmuyor ki “ demiştir. Fatma Seher Hanım’ın Trabzon İstikbal Gazetesinde yayımlanan bir röportajında nereye gideceği, cepheye ne zaman döneceği, harpten sonra da asker kalıp kalmayacağı sorulduğunda:
“–Kırk gün izinliyim, buradan evvela Erzurum’a gideceğim. Üç senedir görmediğim ana ocağıma şöyle bir hal hatır soracağım. Oradan Sarıkamış’a varıp Kazım Karabekir Paşa Hazretlerine hürmetlerimi arzedeceğim. Van’a kadar ya giderim ya gitmem. Orası uzaktır. Olur da günümü geçirirsem mes’ul olurum. Hoş, kumandanım çalışanlara pek bir şey demez, beni sever, ama nemelâzım. Bir saat evvel işbaşına dönmeli. Ya ben varmadan taarruz başlarsa!.. Benim üç senedir harbettiğim yerlerde ne tâze kızım, ne taze gelinim, ne de dikili fidanım var. Fakat, bütün Türkiye benim toprağım. Ve bütün Türkler benim kızım, kardeşim, babam. Ah şu, vatan uğruna gaza etmenin tadını tatmak yok mu?..”