Aziz Pavlos ve İlk Hıristiyan Kilisesi
İsa’nın doğduğu sıralarda yaklaşık M.Ö. 5’te Agustus hemen hemen otuz yıldır imparatordu ve hala gücünün doruğundaydı. Doğu dünyası bir süredir barış içindeydi ve yaşam tarzında değişiklik istendiğini dışa vuran ancak birkaç belirtili vardı. Ama yine de, Agustus dönemindeki felsefi düşünüşüne ve dinsel inanışlarına karşı gelen tutuma bakıldığında, çağın düşünce iklimin Hıristiyanlığın ilerleyişine ne denli ortam hazırladığı anlaşılabilecektir.
Eski Yunan dini basit, nesnel etkinlikti; ilgi alanı erkek ve kadın tanrılardan oluşmuş bildik, her şeyiyle iyi tanımlanmış tanrılar kuruluydu, bu tanrılar ölümsüzdü, yaşlanmazdı ama gözlerine giren toplumlarla şahsen ilgilenir, onları sahiplenirdi. Onlar, “normal olarak insanoğluna iyilik yapardı. İnsan gündelik yaşamın her alanında yardım ve korunmaya gereksinimi olduğundan, ülkesinin geleneksel törenlerine göre düzenli olarak tapınarak ve uygun sunular sunarak saygıda kusur etmemiş ise, tanrılarda lütuf görülür. Yardımlarına güvenebilirdi.” Ancak Helenistik dünyanın daha da kentleşmiş ve kozmopolit ortamında yabancı düşünce biçimleriyle kurulan ilişki ve kendi düşünüşünü sorgulama yeteneğinin artması sonucunda, eski pagan dinin kolaya kaçan nesnelliğinin artık yatıştırmakta yetersiz kaldığı bireysel hoşnutsuzluk doğmaya başlamıştı.
Küçük Asya’da bu değişim belirtileri, Roma Cumhuriyetinin daha ilk yıllarında kentlerin Helenistik sanatına yansımıştır. Sözgelimi, kimi eleştirmenler, büyük Pergamon Sunağının yontuları gibi yapıtlarda, Yunan sanatının klasik döneminde oldukça yabancı olan bir coşumcu geri planı akla getiren abartılı yüz ifadeleri bulduklarını ileri sürmüşlerdir. Bir eleştirmen Tanrılarla Devlerin Savaşı üzerine şunları söylüyor: “ Topraktan doğmuş yarısı insan yarısı yılana canavarların belden aşağılarının kıvanması, yüzlerindeki sancılı, gaddar ifade, hepsi, duygularını belli etmeyen, kendinden başkasına gereksinim duymayan eski Yunan ruhunun artık öyle olmadığını, gerçek olanla ideal olan arasındaki, insanın içinde yaşadığı maddi dünya ile felsefinin ideal düşünce ve ahlaki kurgulama dünyası arasındaki temel uyumsuzluğun kesin ve acı bir biçimde ayırtına varıldığını göstermektedir.” Olasılıkla Yahudi düşüncesinin etkisiyle, suçluluk duygusunun içeri sızdığı ileri sürülmüştür: umutlarını yitirmiş çağın manevi yetersizliklerinden duyulan kişisel sorumluluk. M.S. üçüncü yüzyılda imparatorluğun geçici çözülmesiyle doruğa çıkan siyasal ve toplumsal yön bunalımı, doğal olarak böyle duyguların ortaya çıkışına yeni zeminler hazırlamıştı. Ancak Agustus zamanında bir tür manevi çalkantı zaten görülüyordu, çaresi de bilincinde olmadan aranmaya başlanmıştı.
İlkin, küçük bir azınlık için, felsefe sığınak oldu. Helenistik çağın iki temel felsefe okulu olan Stoacılık ile Epikurosçuluktan söz etmiştik. Üçüncü olarak Yeni Platoncu okul tutuldu ve bu okulun sitemi daha sonra ilk dönem Hıristiyan düşüncesi üzerinde çok etkili oldu. Yen Platoncular, “insanda beş duyularda gelen bilginin ötesine geçecek bir yeti olduğuna ve Mutlak Olanın, Hakikatin sezgisel bilgiyle elde edileceğine ilişkin bir varsayımdan yola çıkarak En Yüce’nin bilgisine erişmek için çatıştılar. Mutlak Olan, kişisel olan Sanının kuşkulu ve değişken bilgisin ötesinde ve üstündeydi. Böylece tinsel etmenleri vurguladılar, iyi ile kötüyü ahlaki açıdan kesin bir çizgiyle ayırdılar.” İlk dönem Kilise Barbarlarının, İsa’nın ölümünden sonra öğretilenlerinin yorumundan, Yeni Platoncuların diyalektiğinden aldıkları değerli malzemeyi kullandıklarından kuşku duyulmaz.
Kişisel inanç alanında, M.Ö. dördüncü yüzyıldan başlayarak ilgi, Yunan-Roma çağının nesnel tapınmalarından Gizemlerin daha umut verici soyutlamalarına kaydı. Mistik Orphesu tapınması da gittikçe ilgi çekiyordu, çünkü bunun da içinde günahın bağışlanması ve ölüden sonra yaşam gibi kavramlar saklıydı. Orpheus öyküsünün simgeciliği de doğada yinelenen ölüm ve diriliş çarkına yeniden önem kazanıyordu. bu da Yunanlıların doğuda, örneğin Küçük Asya’da zaten ilişkide oldukları bereket tapınmalarının benimsenmesinin yolunu açıyordu.
Doğu’da, İsa’dan sonraki iki yüzyıl içinde, Roma’nın esnek, hoşgörülü devlert dini, zaten kimi belli başlı doğu tapınmasının, örneğin Mısır’ın çok eski Osiris tapınmasının, İran’daki Mithras tapınmasının özümsenmesine elvermişti. Mithras tapınması Küçük Asya’da oldukça iyi yer tutmuştu. Bu tapınmayı Pmpeius’un ezdiği korsanların Küçük Asya’ya M.Ö. 68 yılında getirdiği sanlıyor. Yalın ahlakından ve erkekler arasında yardımaşmayı önermesinden ötürü tecimleri ve askerler bu tapınmaya özel bir ilgi duyuyordu. böylece Mithras tapınmacılarının genellikle kabartmalarla süslenmiş, doğal ya da yapay mağara biçimdeki toplanma yerleri, en çok işlek limanlarda ve askeri karakolların bulunduğu yerleşmeler çevresine dağılmış durumundaydı. Her türlü tapınmaya, törenleri açık olmak, gizli kutlanmamak koşuluyla, resmen hoşgörülü davranılıyordu. Yahudilerin yada inançların hiçbiri Roma dünyasının tümünü içine alacak evrensel bir inancın gereksinimlerini karşılamıyordu. Sıradan insanın huzursuzluk içinde ne yapacağını bilmemesi şu sorunun çocuksu çağrısında özetlenebiliyordu: “ Kurtulmak için ne yapayım?”
Sonunda sorunun çözüm olana formül başta Yahudi dininin yabansı evlatlığı olarak görülen yeni bir mezhepten geldi. Mezhebin kurucusu Roma yasalarının çarptırdığı en ağır cezayı çekmiş olan bir mahkûmdu. Bununla birlikte onun izinden gidenler yüce bir vahyin yardımını görüyor gibiydiler:
“ …. Bütün insanlar için müşfik bir Baba olan Tanırının bir vahyi, O’nun dünya üzerinde bir insan olarak yaşamış, insanlara “ Tanrının müjdesi”ni getiren onun öğretisini mükemmel işlerle destekleyen, Romalı valinin isyan şüphesiyle idam ettirdi, ama yine de ölümü mucizevi bir şekilde atlatıp dirilen oğlunun şahsına bizar Tanrı’nın gönderdiği vahit : Onun ruhundan aldıkları ilhamla, O’nun bir gün döneceği umuduyla Hıristiyanlar, bir iyi niyet ve dostluk yaşamı sürüyorlar ve Efendilerinin arzularını yerine getiriyorlar. “
İşte sonunda birey için yeni bir şey ; tapınmaların gizemli destanlarında daha yalın, anlaşması çok ama çok daha kolay, ama yine de onlar gibi günahkar insanlıkla yüce iyilik ideali arasında ayrım yapan, ütün insanların bu ideale erişip lütuf göstermesi ve kurtuluşa ermesi için alçak gönüllüğü ve dotluğu vurgulayan bir şey.
Bu noktada Aziz Pavlos’un öğrettiklerine bir göz atmak ve Hıristiyan inanışının, şimdi yerine geçeceği daha önceki dinsel ve felsefi inançlara karşı onun tutumunu izlemek çok yanlış yollarda ilerleyen iyi niyetli bir rakipti. Aslında Aziz Pavlos geçmişten tümüyle kopup daha önceki inançların hepsinin küfür olduğunu savunmuyordu. Ramsay’in gösterdiği gibi, bu tutumunu, Romalılara Mektup’unda tam bir açıklıkla ortaya koymuş:
“ …. Başlangıçta Tanrı hakkında. O’nun karakteri ve O’nun insanla ilişkisi hakkında dünyada bir bilgi vardı, ama bu iyi başlangıcı insan kendi eliyle bozdu; bunu yapan da putperestlikti. Tanrının doğasına ilişkin ilk güzel düşüncelerin tanınmasını engelleyen budur. Bu yüzden Tanrısal Varlık ölümlü insani kuş, dört ayalı ve sürüngen biçiminde putlara benzetildi, onlarla temsil edildi. Putperest tapınmasından zorunlu olarak ayrılmayan ve değişmez olan, bedensel tutkularda beterin beterine götüren ve sonunda insanın bütün doğasını ve karakterimi çürüten, ahlaksızdır. “
Yeni öğretinin, Aziz Pavlos’un hitap ettiği kişilerce benimsenmesinde, olasılıkla bu süreklilik telkini etkili olmuştur. Onun inancına gelişmelerini tarafsız bir ilgiyle izlemeye alışkın oldukları türden yeni bir Yunan-Doğu felsefesi olarak bakma eğimlerinin üstesinden gelen de buydu. Çünkü, onun İncil öğretisini kent ortamında yaydığı unutulmamalıdır. Doğu eyaletlerinde Romalılaşmış Yunanlılarla Doğuların dünyasını oluşturan yeni düşünceler ve rakip öğretiler bu ortamda mayalanıyordu. Bu olgu, ilk dönem Hıristiyanlarının eski tapınmalara inananları aşağılamak için kullandıkları “ pagan” sözcüğünü bile yansımıştır, çünkü anlamı köylü ya da ahmak köylüdür.
Bununla bitlikte durum, İsa’nın ölümünden sonra ilk yüzyılda hızla değişti. Yeni din şaşılacak bir hızla Suriye ve Küçük Asya’da yayıldı, M.S.60’ta başkente gelmişti bile. Hıristiyanlık şimdi yalnız kalabalık merkezlerle sınırlı kalmamış, tarım topluluklarına da erişmişti. M.S. 112’de Pilinus, Bithynia valisiyken, köylerin dinsel tutuculuğunun bile üstesinden gelindiğini ve eski pagan tapınaklarının gözden düştüğünü hayretle ifade edebiliyordu.
Aslında Küçük Asya bu hareketten öylesine erken bir dönemde etkilenmiş, ülke Hiritiyanlığın öylesine erken bir tarihini yaşamıştı ki, burada Aziz Pavlos’a dönüp onun art arda gelen misyonlarının öyküsünden kimi ayrıntıları hatırlamamızda belki de yarar vardır.
Havarilerin İşleri, İlkçağın en çarpıcı gezi notlarından biri olmasının yanı sıra, üzerinde durulması gereken belgedir de. On dokuzuncu yüzyılda bu belgenin güvenilir olmadığına ilişkin girişimler olmuş, ama bir William Ramsay hem salt bilgisiyle hem de uygulama alanındaki yorulmak bilmez çalışmalarıyla bunları büyük ölçüde boşa çıkarmıştır. Ramsay’ın salt yaza olarak ortaya koyduğu yapıtlar hem nitelik hem nicelik bakımından insan etkilemekle kalmıyor, başlıkları onun yönelmiş olduğu konuları da gösteriyor. Gezgin ve Roma Yurttaşı Aziz Pavlos, Aziz Pavlos’un Kentler, Doktor Luka, Aiziz Pavlos’un Yazıları ve Öteki Çalışmaları v.b… bu kitaplarla yeni ahit çalışmlarına, Azizi Pavlos’un görev yaptığı ülkelerin tarihini, coğrafyasını bütün ayrıntılarıyla bilen, onun çalıştığı ortamın havasıyla yüklü bir kafanın üstün yetkesi geldi. Ramsa’ın, Aziz PAvlos’un kişiliği ve yaptıkları konusunda göstermiş olduğu düşünce gücü, çağdaş metafizik ve antropoljiye ilişkin özgür düşünülüşünün katkısıyla , konuyu ilahiyatçılığın kılı kırk yaran sıkınıtılarından kurtarıp insanda çalışma isteği uyandıran tarihsel bir gerçek durumuna getirmiştir. Aşağıda okuyacaklarınızın çoğu onun yazılarından alınmıştır.
Havalierin İşleri’nin izleği, sonuç olarak, Hıristiyanlığı Kudüs’ten Roma’ya dek yayma ve tohumlarını atma görevinin verildiği kişilerin gezileridir. Ancak öykünün ikinci bir amacı daha vardır; o da, yeni ahitin ikinci büyük kişiliği olan Aziz PAvlos’un, başka deyişle ilk Hıristiyan misyonerinin portresini vermektir. Bununla birlikte onun misyonu insanların dininden döndürmekle sınırlı değildi kesinlikle. Yaklaşık yirmi yıllık hizmeti süresince, Suriye, Küçük Asya, Yunanistan yelpazesinde bir “ kiliseler” zinciri kurmuştu. Her birinin refahı da başından beri onun kişisel ilgi ve sorumluluğu altındaydı. Kiliseleri gözetmesi, onların moralini yüksek tutmak için şevkle uğraşması, karakterinin en belirgin, en sevecen işaretiydi. İşte onun ilk Hıristiyan kuşağına gönderdiği gerçek teşvik ya da kınama mektuplarına sahip olduğumuz için, Havarilerin İşleri’nde kişiliğiyle ilgili olarak sergilenen bilgileri genişletecek kadar talihliyiz.
Bilindiği gibi, Azizi PAvlos Tarsus’ta doğmuştur. Çadır yapımıyla uğraşıyordu ama ailesi Roma yurttaşlık hakkını kazanacak ölçüde yüksek sınıftan olduğuna göre, alt katmadan zanaatkar olmasına gerek. Aile, gerçekte, oldukça büyük üretim işinin sahibi olmasına gerek. Ailesi, gerçekte, oldukça büyük üretim işinin sahibi olabilir, zamanında adet olduğu üzere, çocukları da yanlarında meslek öğreniyor olmalıdır. Yahudiler: aralarında çocuğa SAul diyorlardı olasılıkla. Sonraları çocuk toplum içine girince, adının Latinleşmiş biçimi olan Paul’un kullanılması daha uygun görüşmüştü. Olasılıkla M.S. 32 ile 37 arasında dininden döndüğünde, ilk Hıristiyanlık daha “ Yahudiliğin kollarında büyümekte olan küçük bir mezhepti”. Daha sonra o da yeni inancın yayılmasını örgütlemeye koyulduğunda, Yahudi kanallarını kullandı: onun ilk misyonerlik karakolların Yahudi topraklarının bulunduğu merkezlerde kuruldu. Çünkü bunlar Roma kentlerine saçılmış küçük, iyi örgütlü yerleşmeler olarak yaşayan Yahudi halkıydı. Bunlar tecimde becerikli, din konusunda ayrı; varlıkları yöneticileri bir ölçüde sinirlendiren, ama genelde hoşgörüyle karşılanan, hatta kimi yerlerde ayrıcalık ve bağışıklık tanınan halktı. Söylediğimiz gibi, bu toplum, huzursuz bir çağın karşılıklarından kaçıp Yahudi havrasının tektanrıcılığında huzur arayan belirli sayıdaki dönemlerle sınıflarını sıklaştırmıştı. Yahudilerin, İmparatorluğun bütün nüfusunun yaklaşık olarak yüzde yedisini oluşturduğu hesaplanmıştır.
Pavlos’un misyonerliği din değiştirmesinden hemen sonra başlamadı. O, Hıristiyan topluluğuna katılmak ve yeni inancını kanıtlamak kararıyla Şam’dan Kudüs’e gitmişti. Ama oradaki din kardeşleri, onun geçmişini unutmammış olacaklar, içtenliğine kolayca inanmamışlardır. Üstelik Hıristiyan karşıtı tarafın desteğinden yoksun olması da onlardan gelebilecek bir saldırıya karşı savunmasız bırakmıştı onu. Bunun üzerinde yurduna, Tarsus’a döndü. Sonraki on yıl boyunca ne yaptığı bilinmiyor, bir gün geleceğini bildiği çağrıya ruhen ve zihnen hazırlandığı sanılıyor. Bu arada, Çarmıh olayından sonra Petros’la öteki habercilerin Kudüs’te karargah kurdukları merkezden, büyük İncil öğretisi hareketi başlamıştı. Sanki bu erken evrelerde, bütün Yahudi toplumu için Kudüs’ün ta o zamanlar bir hac merkezi oluşunun çok faydasını görmüşler gibi geliyor. Nasıl ki Müslümanlar Mekke’yi ziyaret ederler, Yahudiler de öyle, diasporanın en uzak köşelerinden çıkıp belirli sürelerle Herodes’in tapınağına dönüyorlardı herhalde yeni inanışa dönmeleri sağlanacak kadar kalıyorlardı Kutsal Şehirde. Habercilerin öğrettiği Sevinç Getirici Haberi kendileriyle birlikte gerisin geriye götürebiliyorlardı; memleketler,ne vardıklarında da Musevi cemaatlerin bulunduğu şehirlerde, Hıristiyanlığın yeni oğulculuk merkezleri yaratabilecekti.
Bu tür merkezlerin en eskiden beri olan Suriye Antiokheia’sında ( Hatay ) Hıristiyanlar Kudüs’teki kilisenin bir kardeşinin kurulabilecek kadar kısa sürede çoğaldılar. Yaklaşık M.S. 43’te burada kilisenin kimi üyeleri, Yahudi olmayanları da dinlerinden döndürerek önemli bir adım attılar. Bu hareket Kudüs’teki Yahudi Hıristiyanlar arasında birtakım kuşkular doğurmuştur, ne yapılacağı konusunda büyük sorunlar çıkmıştı; sonunda yukarıdan aşağı kararlar alınması gerekli oldu. Bu amaçla Barnabas derhal Antakya’ya gitti, yeni katılımların gerçek olduğunu görünce, orada kalıp yardımcı oldu. Herhalde bu noktada Barnabas’ın aklına ansızın PAvlos gelmişti, böyle bir misyon için vasıflarının eşsiz olduğunu fark etmişti. Bunun üzerine muhtemelen Orontes Irmağının ağzında, Antiokheia’nın limanı olan Seleukeia’ya gelip, Eleksandreatta körfezini oradan geçerek, Tarsus’un aşağısındaki bataklıkta demir atılacak bir gemi buldu. Bir görüşe göre, uzun bir zaman sonra, PAvlos’un yaşadığı onun ilkin birlikte Antiokheia’ya dönmeye ikna etmiş. Kudüs’te ise o sırada kıtlık varmış ve yapılacak yarım işi çokmuş. Sonunda Pavlos ile Barnabas ilk misyonerlik gezisine çıktıkları zaman, sonraları Petros’un sekreteri ve yoldaşı olacak olan MArkos da onlara eşlik ediyordu. Hareket noktası yine Seleukeia idi; üç arkadaş oradan Kıbrıs’a vardı. Pavlos’un yaşam boyu sürecek görevi başlamıştı.
Kıbrıs’tan sonra haberciler gene gemiye binip Pamphylia’ya, Perge’ye geldiler. Olasılıkla, o zamanlar gemilerin kente değin yüzdüğü Kestros’tan yukarı çıktılar. Markos burada, Pavlos’la görüş anlaşılmazlığına düştüğü için, gruptan ayrıldı. Bundan böyle misyonun yürütülmesiyle ilgili bütün kararları pavlos verdi. İlk hedef Pisidia Antiokheia’sıydı. Oraya erişmek için dolambaçlı bir yoldan gitmeye hazırlıklı değil idiyse, PAvlos dosdoğru dağlardan geçen kuzey rotayı tutmuş olmalı; yani bugün Antalya’dan kuzeye çıkan yolu izlemiş olsa gerek.
Küçük Asya’nın içlerine doğru ilk büyük gezisine çıkan ilk Hıristiyan misyonerlerinin izlediği yolun bu haritasına baktığınızda, o zamanların gerçek seyahat yönetimine aklınız takılıyor. Gerçi gösterişten hoşlanmayan Pavlos, mütevazi ulaşım biçiminden yakınmamıştır elbet. Ama ilgin. Bir noktayı hatırlamakta yarar var. Romalılar için, en azından İmparatorluğun ana iletişim çizgisi üzerinde yolculuk o zamanlar yeterinde iyi düzenlenmişti, yol pek zor değildi. H.V. Morton Roma yollarında gidiş gelişleri gayet güzel anlatıyor:
“ yol boyu kervanlar, değerli yükleriyle dünyayı dolaşırlardı. Agustus’un kurmuş olduğu İmparatorluk Postası, bir noktadan ötekine, İmparatorluğun bütün büyük şehirlerarası yolları üzerinde belirli aralıklarla kurulmuş duraklara uğrayıp orada at değiştirterek hızla yol alıyordu. Savaşa alanındaki generalden hükümete fermanları ve başka resmi bilgiler dağları ovaları durmaksızın, saatte ortalama sekiz kilometre hızla aşardı. İmparatorluk ulağının ortalama hızı buydu.
Sıradan gezginler kiraladıkları arabalarla günde yetmiş seksen kilometre arasında yol almakla yetinirlerdi. Roma döneminde araba çeşidi çoktu. İlkçağın kocaman lüks Rolls Royce’u carruca idi. Kimi zaman bunlara carruca dormitoria da denirdi. İçinde yumuşak yataklar olur, güzelce boyanır, süslenir ve bir tanesi bir çiftlik fiyatına mal olurdu. Basterna denileni, biri önde diğeri arkada, iki katır arasındakurulan rahat bir teskereydi. Carpentumi kadınların rağbet ettiği iki tekerlekli hızlı körüklü, reda ise rahvan giden dört altın çektiği arabaydı. Kent içinde ya da kısa mesafelerde, çoğu kez eğitimli sekiz adamın omzunda taşınan eski model teskere kullanılırdı”
Morton, Cicero’nun Vedius’u Asya’nın derinliklerinde “ iki savaş arabası, bir binek arabası, bir teskere, sayısız köle, yaban eşekleri ve küçük bir araca binmiş bir maymunlar giderken gördüğünü de anlatıyor. Roma yollarının günümüze kalan dümdüz kesimlerini görenler; maymunun bile nispeten rahat yolculuk ettiğini düşüneceklerdir. Pavlos bir kıyı kentinden diğerine giderken, karayolunu değil deniz yolunu yeğlemiş görünüyor. Ama bir keresinde, yol arkadaşı gemiyle giderken, uzun bir yürüyüşün iyi geleceğine karar verip, Troas yarımadası boyunca otuz kilometrelik yolu yürüyerek gösterdiğini biliyoruz. Normal yolu tercih etseydi, hem emniyetli olur hem de yoldaşlık olur diye bir araya gelmiş oldukça kalabalık bir gezginler topluluğunun arasında, at sırtında gezindiğinden önce, vaaz vermek niyetiyle oradaki havranın Yahudileriyle bağlantı kurdu.
Pavlos’un Galitia kentlerinde kurduğu kiliseler sonradan onun en yürekten bağlandığı uğraşı olacaktı; ancak en büyük kaygıları da onlar için duyacaktı. Bu ilk gelişinde bile ileride çıkacak güçlüklerin ilk uyarılarını almış olmalı ki, yerel havralardan kabul görmesine karşın, eski inançlarına bağlı Yahudilerin büyük tepkisiyle karşılaşınca, onlara ilkin sizlere bildirilmesi gerekiyordu; ama onu bir yana ittiğiniz ve kendinizi sonsuz yaşama yaraşır saymadığımız için, işte ululara yöneliyoruz. Hıristiyanlık artık Yahudiliğin bir mezhebi olmayacak, nimetlerinden yalnız Yahudi halkı yararlanmayacaktır. Pavlos bundan böyle Ulusların Resulü oldu, gerçekten de, ziyaret ettiği şehirlerde önce Musevi havralarında öğretmeyi sürdürdü; ancak kurulan her kiliseye, işleri yürütmek için “ihtiyarlar” atandı, böylece kilise havranın denetiminden bağımsız oldu.
Pavlos’un İkonion’a ilk gelişi, onun kişisel görünüşün tek tasvirinin bize ulaşmasına vesile olmuştur. Bilgi kaynağı Pavlos ve Thekla destanıdır. Elimizde destanının ikinci yüzyılda yapılmış bir kopyası var; birinci yüzyılda yazılan aslında kopya edilmiş. Onesiphoros adlı Konyalı, Pavlos’un öğrettiklerini işitmiş, onun şehre gelemekle olduğunu da haber alınca, yolda karşılarım umuduyla Lystra’ya doğru biraz yürümüş. Pavlos’u tanımadığı için tanıyanlardan tarif almış: “ iki kaşı birleşik, irice burunlu, kabak kafalı, yay bacaklı, güçlü yapılı, kibar, ufak tefek” bir adam. Bu garip tasvir ile Sir Jhon Myres’in hayalinde canlandırdığı bir Kilikia Yahudi’si arasında biraz benzerlik var: “ Basık alınlı, çalı kaşlı, Sokrates sakallı, eski zamanların orman kaçkını” her neyse, hep derler ya, gerçek insanın belleğinde silik olsa da biraz iz kalmış herhalde ki, Hıristiyan softrasının yaptığı tasvir, sebepsiz, övgüden yoksun olmuş. Bunun dışında Pavlos’un vücudu ile ilgili olarak bildiğimiz tek olgu, belirli aralıklarla sancılanmasına ve halsiz kalmasına neden olan bir hastalığı olmasıdır. Ramsay’e göre bu hastalık onun belki gezileri sırasında, belki yurdu Kilikia’nın sağlıksız ikliminden kaptığı sıtmadır.
Pavlos’la Barnabasi Latalı topulukların kendi başlarının çaresine bakacağına kanaat getirdeikten sonra, Suriye Antiokheiasına dönüş yolculuğuna başladılar.Gene dağlardan inip Pamphykia’ya geldiler: ancak bu kez, Attaleia’ya dek gittiler. Antalya’nın işlek limanından ola ki düzeni olarak Kilikia ile kuzey Suriye limanlarına gemiler kalkıyorud. Yolculuğun tarihi M.S. 48 olmalı; ertesi yıla dek Galatia’ya ikinci bir misyon düzenlenmedi. Bu kez Barnabas PAvlos’ka birlikte gitmek için Markos’un yeniden gruba katılmasını koşul olarak ileri sürdü, Pavlos buna razı olmayınca iki habercinin yolları ayrıldı. Barnabas, MArkos’la Kıbrıs’a gitti, Pavlos ise, Yahudi olmayan dönemlerin başlarını dertte olduğu Galatia’ya döndü eskiye bağlı Yahudiler baştan beri bunlara itibar etmiyorlardı. Dönemlere karşı çıkarılan toplumsal olaylarda kimi Yahudi babaları PAvlos’un öğretisini alttan alttan yıkmaya kalkışmış, giderek havarilik yetkesini sorgulamışlardı. Onun beli iki yolculuğu arasında Galatlara yazdığı Mektup’ta, bu durum ve yaratmış olduğu üzüntü fark ediyor. Çoğu kez olduğu gibi, bu kez de papazlık görevleri sabrını taşıracak kadar onu sıkmaya başladığında, öfke ve şefkat gözyaşlarının kapıya dayandığı görülüyor. Sonunda, yeniden doğru dürüst bir uyum havası sağlamak için, kendisinin orada bulunup büyük bir baskı kurması gerekiyor, uyum sağlanıncaya dek misyon gezilerini sürdüremiyordu.
Lystra’ya iade-i ziyaret için gittiğinde Timotoes adında yarı Yahudi adında yarı Yahudi bir gencin yardımını gördü sonra bu genç yıllar onun yanından ayrılmadı. Gene olasılıkla ikinci gezisinde, Havarilerin İşlerini yazmayı üstlenmiş olan “ Sevgili Doktor” Luka da ona katıldı. Çünkü, bu noktadan başlayarak anlatıda zaman zaman ünlü “ biz parçaları” geçer: bu parçalarda yazar. Kendisinin tanık olduğu olaı, birinci çoğul kişi ile anlatmaktan kendini alamaz. İşte böyle, sonunda belki üçü birlikte, M.S. 50 yılının sonbaharında Galatia’dan ayrılıp tekrar yollara düştüler. Pavlos başta batıya yönelip Asya eyaletine ya da kuzeye vurup Bithynia’ya gitmek düşüncesindeydi. Ancak üstün bir sezgi gücüyle her iki tasarının da o an için uygun olmadığı kanısına vardı. Sonra Çanakkale Boğazının girşinde Aleksanddreis Troas’ta görüyoruz onları. PAvlos’un düşünde, Avrupa’ya geçmesini bildiren çağrıyı aldığı yer burasıdır. Luka’nın sözleriyle: “ Hamen Makedonya’ya gitmenin yolunu aradık. Tanrı’nın Sevinç Getirici Haber’i onlara müjdelemek için bizleri çağırdığı sonucuna vardık. “ Philippi’de, Thessalonke’dei Bercia’da ve Atina’da vaazlar verdiler; daha sonra Pavlos yaklaşık iki yıl Korinthos’ta arkadaşı Aquila ile Priscilla’nın evinde kaldı
Pavlos’un ilk Asya ziyaretini erteleme kararı üzerine birçok tahmin ileri sürülümtür. Bazı yorumculara göre, Aziz Yohanna o sıralar Ephesos’ta ikamet ediyordu, İon şehirlerindeki Hıristiyan toplulukları da özellikle onun faaliyet alanına giriyordu. Gene çoğu kimse, Aziz Yuhanna’nın Kudüs’ten çıkıp Ephesos’a artık orada yaşamak üzere giderken, özel olarak onun nezaretinde verilmiş olan Kutsal Bakire’ye de götürdüğüne inanılmaktadır. Meryem’in Ephesos’ta ikamet etmiş olma olaslığı, bu noktada konudan epeyce sapma amacı haklı kılacak ölçüde ilgi toplamıştır.
Kutal Bakire’nin İsa’dan sonraki yaşamıyla ilgili olarak, sözlü geleneğinin bize sunduğu iki almaşık kuram vardır; ikisi de yazılı herhangi bir belgeyle kesin olarak desteklenemiyor. Bugünkü değişik kiliselerin bu kuramla inanmada aşağı yukarı eşit olarak bölündüklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu kuramlardan birine göre, Meryem Kudüs’te kalıp ölünceye değin Aziz Yuhanna’yla birlikte yaşadı. Diğerlerine göreyse, Aziz Yuhanna yada Aziz Pavlos’un kurmuş olduğu kiliseinin koruması altında yaşadı. Her iki kuramı destekleyen belgelerin, ister sözlü gelenek biçiminde ister daha sonra Kilise tarihçilerin göndermleri biçiminde olsun, ayrıntılı olarak sıkça ele alınmış olduklarında, burada incelenmesine gerek yoktur. yalnız iki nokta, Ephesos kuramının dayandığı usa vurumu göstermeye yetecektir.
Birincisi tamamen olumsuz kanıttır ve M.S. 375 yıında, ilk dönem Hıristiyan yazarlarından Epiphanios’un bir düşücesinden çıkarımıştırç Epiphanios’a göre “ Kutsal Kitapta Bakire’nin ölümüne ilişkin söz yok: ödlümü kaldımı, gömüldü mü, gömülmedimi? Kutsal Kitapta, Yuhanna, Asya Eyaletine gittiğinde, onu yanında götürdüğüne ilişkin yılın sonlarına doğru böyle bir uyarı notunun düşülmesini gerektirecek kadar güçlü bir Ephesos geleneğinin oluştuğunu zaten biliyorlarmış. İkinci nokta, M.S 431’den az sonra toplanan Ephesos Konsiliyle ilgilidir.
Göründüğü kadarıyla Konsilin başlıca amacı, Nestorios ile yandaşlarının Tanrının Bakire Anası’na tapınmayı küçültücü girişimlerini kınamaktı. Konsilin tutanakları arasında M.S.429 yılında Kyzikos piskpocu Proklos’un verdiği vaazın metni de vardrı. Proklos’un konusu “ kadın soyunun yüveltilmesi”, özellikle de “ tam vaktinde hem ana olan hem bakire kalan onun “ övülüp yüceltilmesiydi, çünkü cemaatinin önünde söylediği gibi, “ Tanrının Kutsal Anası Meryem bizi (onları) orada bir araya getirmişti.” Ancak öykünün en ilginç yanı, Konsilin toplandığı yerin “ Meryem adlı en Kutsal Kilise” olmasıydı. Efes’te Roma dönemi kentini kazan Avusturyalı arkeologlar bu kilisenin, yıkıntılarını gören herkesin iyi bildiği çifte bazilika olduğu kanısındadır. Bu yapıda gerçekten 2 kilise var olduğu hemen hemen kesindir. Daha öncede söylendiği gibi kutsal bakirenin ephesos’ta oturduğu savanın dayandığı bu ev başka kanıtlar son zamanlarda yine ilgi çekmeye başladı. Bu kez bakirenin evi denmiş olan yerin yeniden bulunmasıyla bağlantılıydı. Kentin güneyinde Aladağ yamaçlarındaki güzel küçük kutsal yapı ününü doğrusu geçen yüz yılın başlarında geçen doğaüstü bir olaya sahiptir. Böyle bir olayın gerçekleştiğinden bir tek şeyde kusur arayan maddeciler kuşku duymuşlardır. Ramsay olayı şöyle özetliyor:
“Olayın öyküsü kısaca şöyle: Ephesos’un güneyindeki tepelerde Bakire Meryem’,n yaşadığı yer, Almanya’da manastırın birinde kalan iyi eğitim görmemiş görür görmez de yeri ayrıntılılarıyla anlatmış. Görüntü basılıp Almanya’ya yayımlanmış. Elli yıl sonra 1890 yılında kitap İzmir’de Roma Katolik Kilisesine bağlı birilerinin elinde geçmiş, onlar da görüntüye güvenilip güvenilmeyeceği üzerinde şevkle tartışmışlar. Görüntünün gerçek bir yer olmadığını savunan İzmirli bir rahip, düşüncesini kanıtlamak üzere dağlarda durmaksızın yaptığı araştırmanın üçüncü gününde 29 temmuz 1891 Çarşamba günü Efes’in birkaç kilometre güneyinde görüntüsünün yayımlanmış olan betimine tastamam uyan bir ev bulmuş. Evin çevresi de yayımda yanlışsız anlatılıyormuş. Rahip, önceki yargısının yalmış olduğuna inanarak İzmir’e dönmüş. O buluştan beri bu kutsal noktada her yıl Roma Katolik bayramı kutlamaları yapılıyor.”
Anne CAtherine Emmerich’in gördüğü görüntü, 1818 yılında kendi ağzından ozan Brentano’ya yazardı. Brentano 1841 yılına değin bir şey yayımlamadı, yayımladığında da dağıtımı çok kısıtlıydı. Bu da kadıncağızın 1824’te ölümüyle İzmir Katoliklerinin buluşu arasında niçin bunca zaman geçtiğini açıklamayı kolaylaştıracaktır. Yarken bulunsaydı, onu ne çok sevindirecekti! Görüntüdekine öylesine gizemli biçimde benzeyen yıkık yapı, aspsisli küçük şapelimsi bir şeydi ve komşu köyde oturan Rum Topluluğu burayı zaten kutsal yer olarak biliyor, zaman zaman burada dinsel törenler gerçekleştiriyorlardı. Gene Yunanca-Türkçe adıyla buraya geleneksel olarak Panaya Kapılı deniyordu: Sözcük anlamı “ Kutsalın Kutsalı Kapılı” dır. Yapı şimdi kısmen onarılmış olup Ayasoluk’tan gelen bir yol bizi buraya ulaştırmaktadır. Okuyucular arasında söz konusu yeri ziyaret etmiş olanlar, hatta şimdi düzenli olarak yapılan hac yolculuklarına katılmış olanlar bile vardır. Ama bütün bunlar bir yana, Emmerich’in öyküsü baştan sona öylesine ilginçtir ki, konuyu kapatmadan önce, Ramsay’in Fransızcadan, onun gözüne görünen görüntüyle ilgili çevresinden bir parça alıntılamaya değer:
“ Efend, m,z İsa Mesih’in göğe Yükselmesinden sonra, Meryem üç yıl Silon Dağında, üç yıl Beytanya’da, dokuz yıl da Ephesos’ta yaşadı Azizi Yuhanna onu Ephesos’a Yahudilerin LAzarus’u kız kardeşlerini delik tekneyle denize bırakmalarından az sonra getirdi. Meryem tam olarak Ephesos’ta oturmada, çevrede, arkadaşları olan birçok kadının yerleşmiş olduğu yerde yaşadı. Onun oturduğu ev Ephesos’tan 15 km uzakta Kudüs’ten gelirken solda görülen, olasılıkla Ephesos’a doğru inene dağdadır. güneydoğu yönünden gelirken kent tümüyle dağın eteğindeymiş gibi görünür, ancak ilerleyinceye dağın çevresine uzandığı görülür. Ephesos’un yankında yol yol, ağaçlarla kaplı büyük alanlar vardır, ağaçların altına asrı meyveler dökülmüştür. Az güneyde dar patikalar, yabanıl bitkilerle kaplı bir yüksek yere gitmektedir. Orada dalga dalga, etkili bir oca görülmektedir, çevresi iki buçuk kilometredir. Yerleşmenin olduğu yer burasıdır. Burası çok yerlerin ortasında hoş verimli tepeleri, kayalara oyulmuş mağaraları olan, küçük kumluk yerlerin ortasında ıssız kırsal alandır. Ülke engebelidir ama verimsiz değildir. Orada burada, geniş bir alanı gölgeleyen dallarıyla dümdüz gövdesi, olan piramit biçimli kimi ağaçlar vardır.
Aziz Yuhanna bu yere Kutsal Bakireyi getirdiğinde kimi Hıristiyan aileler ve çok sayıda ermiş kadın da bu ülkede yaşamaktaydı. Bunarın kimileri çadırda, kimileri ahşap doğrama ve kaplamayla oturulur duruma getirdikleri mağaralarda yaşıyordu. Bu insanlar oraya Hıristiyan kıyını bütün şiddetiyle patlak vermeden önce gelmişti. Orada buldukları mağaralardan, bu yerlerin doğasının sunduğu kolaylıklardan yararlandıkça, yaşadıklarından, bu yerlerin doğasının sunduğu kolaylıklardan yararlandıkça, yaşadıkları yerler birbirinden bir, bir buçuk kilometre uzakta gerçek çekilgeler oldu. Sonuçta tür bir yerleşme, evleri birbirinden oldukça uzak, dağınık bir köy görünümündeydi. Meryem’in evi kendi başındaydı, taştan yapılmıştı. Evin arkasında bir uzaklıktan sonra, arazi yükselip kayaların arasından dağın en yüksek noktasına ilerler. Dağın tepesinden, küçük tepelerin ve ağaçların üzerinden Ephesos kenti ve çok sayıda adasıyla deniz görülür. Bu yer denize, biraz uzaktaki Ephesos’tan daha yakındır. Ülke ıssız, gideni geleni azdır. Kutsal Bakirenin eviyle Ephesos arasında sayısız dönemeç yapan, sağa sola kıvrılan bir ırmak akar.”
Bu betim ile gerçek durum arasındaki tutarsızlıkları bulup çıkarmak zor değil, hatta bunu yapmamak elde de değil. Tarihsel tutarsızlıklar, örneğin, İsa’nın çarmıha gerilişinden daha altı yılm geçmişken Ephesos’ta bir Hıristiyan topluluğu; coğrafyaya ilişkin yanlışlar, örneğin, Ephesos’un kuzeyine doğru akan Kaystrıs Nehri… ne var ki, kutsal kaynağıyla bu küçük tuhaf binaya, bir de yukarısındaki tepeden Ephesos’un görünümüne hayran hayran baktıktan sonra rahibenin tasvirini bir kez daha okursanız, aradaki uyumu hayretle görmekten alamazsınız kendinizi. Tabii ki Ramsay, söz konusu yerin her zaman için bir Pagan tapınağı olabileceğini göz önüne alarak, efsanenin kendi, öz gerçeğine olan inancını yumuşatıyor, “tanrısal gücün kişileştirilmesinde Anadolu’nun dişiyi tercih etmesi” üzerine sayfalarca yazı yazıyor. Her şey bir yana, Papa VI.Paul’un 1967 yılında Ephesos’u ziyaret etmesiyle, ertesi yıl İkili Basilikanın gerçek yıkıntıları arasında binlerce kişinin önünde Büyük Ekmek ve Şarap Kutsanması Ayininin okunmasıyla, genel inanışın, en azından Ephesos kuramının hakikatine olan inanışın daha da güçlendiği söylenebilir.
Pavlos sonunda üçüncü misyon gezisinde Ephesos’a geldi. On sekiz ay kaldığı uzun Korinthos durağında sonra, ilkin Suriye Antiokheiasına gitmesi gerekiyordu. Ancak gemisi Ephesos’a uğruyacağı için, yanına Aquila ile Priscilla’yı alıp dönüşüne değin onları orada bıraktı. Daha sonra, Antiokheia’daki işini bitirip Kudüs’e geçtikten sonra, gene Küçük Asya üzerinden yola koyuldu; sevgili Galatialı cemaatlere uğrayıp olağan teftişini de aradan çıkarmak istiyordu. Sonunda Ephesos’taki arkadaşlarıyla buluştu ve üç yılın büyük bölümünü orada geçirdi.
Bu süre onun görevinin en mutlu bölümü değildi. Günlük gereksinimlerini karşılaştırmayacak kadar para sıkıntısı çekmesi de dahil, gelebilecek her türlü maddi güçlükle yüz yüze gelmekle kalmadı, özellikle Korinthos’tan aldığı haberlerle ilgili olarak, manevi olarak da sürekli kaygı içindeydi. Burada da daha önce Galita’da olduğu gibi, yetkisi söz konusuydu ve kilise görevlileriyle olan ilişkisi bozulmuştu. Korinthoslulara yazdığı birinci mektup da, “ hüzün” denen mektupta da bu durum açıkça görülmektedir. Bunların ikisi de sıralar yazılmıştı sonuçta kaderin cilvesi, Ephesoslulara verdiği vaazlar etkisini göstermeye başlıyor, onu izleyenlerin sayısı artıyordu ki, gümüşçülerle put tacirleri, onun etkinliklerine karşı eylemek ve halkı ona karşı ayaklandırıp sonunda kentten ayrılmasını sağladılar. H.V. Morton, tiyatroda geçen olayları ve gümüşçülerin yandaşlarının daha sonra ona karşı yaptıkları gösteriyi büyüleyici bir metinle canlandırmıştır. Bu sahneyi gözümüzde canlandırmak zor değil gerçekten de; çünkü tiyatronun büyük bir kısmı hala ayakta. Tiyatronun yanından geçen bir yol var; geniş, taş döşeli bu yol, Koressia limanının kalıntılarına iniyor. İşte yine burada ufak tefek havarinin son olarak yarılırkenki hali geliyor gözümüzün önüne: gölgeli sütunlar arasında, kardeşleriyle birlikte uzak limandaki gemilerin direklerine ayak sürüyerek giden aksak biri; bir an cüppesini unuttuğunu fark ediyor, ama alıp gelecek, getirecek zamanı yok; Makedonya’ya giden ilk dostuyla kendisine gönderilmiş olmalı. Kendisiyle, hiçbir zaman Ephesos’a dönmeyecekti.
Makedonya ve Yunanistan’da son bir yolculuktan sonra, Pavlos Küçük Asya’dan son kez görüldü. Ege’yi bir kayıkla geçip Troas’a geldi. Kendisini kıyıdan götürecek bir gemiyi beklemek için birkaç gün orada kaldı. Sonunda Assos’tan bindiği gemi Miletos’ta onu karaya çıkarmadan önce , Mytilene ( Midilli), Khios ( Sakız ) ve Samos Adalarına (Sisam) uğradı. Miletos’a Ephesos’tan kilise ihtiyarlarını çağırdı. Çünkü görevlerinin sonuna yaklaştığını artık bilincindeydi. Kentin dışında kıyıda bir veda konuşması yaptı. “ ve işte bütün ruhumla Yeruşalem’e gidiyorum”, diyordu son olarak bindiği gemi onu Kos, Rhodos ve Patara üzerinden Lykia’ya götürüldü, orada Tyros ve Suriye kıyılarına isteğiyle başvurması üzerine, duruşma için Roma’ya gönderilmesine karar verildi.
Pavlos gitmişti ama Küçük Asya’da kurmuş olduğu kiliseler büyüyüp gelişti, sayıca çoğaldı. Pavlos’un bizzat öğrettikleri, sürekli mektupları ve bildirgeleriyle verdiği öğütler sayesinde kazanılan dayanma gücü, onları inançları yüzünden uğradıkları baskıları tevvekülle karşılmaya yöneltti. Romalıların gözünde şimdi onlar, şüpheki ve belki de istenmeyen bir mezhepti. M.S. 64’te, Pavlos’un yola çıkmasından az sonra, Neron tarafından kundakçılık bahanesiyle cezalandırmaları daha sonra gelecek aralıksız zulmün ilk haklasaydı. Pilinius, Hıristiyanlığın Bithynia ‘da kaygı verici hızla yayıldığını Traianus’a rapor ettirmeye başladı. İmparator da bu eylemi onayladı; ancak muhbirlik yapanların tanıklığının dikkate alınmaması gibi küçük bir çekince koydu. Ona göre “ bu kimseler çağın ruhuna yabancı” idiler. Gen de, Hıristiyan inancına bağlanmanın canlarına mal olabileceğini bilmelerine karşın, yeni kalıntılınlar onu benimsemenin verdiği huzura kavuşmaya koşuştular. Şimdilik ülke çapında örgütlü bir baskı yoktu, ama her an, eyaletin birinde hasatın kötü olması gibi bir kamusal işin kötü gittiği bir olayda, Hıristiyan topluluğu günah keçisi olabilir, halkın sevmediği Romalı vali de ilgiyi başka yöne çekmek olursa olsun işkence ediliyor ve cezası çoğu kez amfitiyatroda, halkın gözleri önünde infaz ediliyordu. “ şehit” sözcüğünün anlamı “ şahit”tir ve bu tur şehitler inançlarının şahidiydiler. Polykarpos şöyle haykırıyordu: “ seksen altı yıl efendime hizmet ettim bana hiç kötülüğü dokunmadı. Şimdi beni kurtarmış olan kralıma nasıl ihanet ederim” verilen yargıyı “ Tanrıya şükürler olsun. Sözleriyle karşılayan Afrika’daki Scili halkının geylanı da o ölçüde dokunaklıdır.
Zamanla, yavaş yavaş putperestler arasında, giderek bizzat infazı geçekleştirenler arasında, bu dikkate değer dayanma gücüne karşı itemeyerek de olsa gözle görülür bir hayranlık, bu gücü doğuran inanca gitikçe artan bir ilgi oldu. Hıristiyanlığın ilkelerine karşı, bu arada, akılla çürütücü girişimlerde bulundu ve M.S. 170 yıllarında Celcus “ Gerçek İlke”sini yayımladı buna karşı Tertullianos, Clemens ve Origenes gibi Hıristiyan düşünüşünün önderlerinden yanıtlar geldi. Bu eğitimli zihinler yeni öğretinin getirdiği basit gerçeği değilse bile, ussalığını gösterebiliyorlardı. Üçüncü yüzyılda Hıristiyanlığın tüm konuları, yasaklanmış bir tapınmanın gizlediği karanlıktan çıkıp sağlıklı bir toplumsal tartışma ortamına girdi.
M.S. 324’te büyük Constantinus imparator oldu. Bu çok yetenekli devlet adamı imparatorluğun yaşamında devrim yapan, İmparatorluğun önüne yeni yollar açan iki büyük siyasal etkinliğinden ötürü ileride alınacaktır. Bunlardan biri İstanbul’un kurulması, diğeri Hıristiyanlığın devlet dini olarak edilmesidir. Gerçekte bu devrimin tam olarak duyumsanması üç yüzyıl sürdü; çünkü Constantinus’un yaptığı iş en azından yeni bir Doğu Roma ya da Bizans devleti yaratmaya eşitti.