AİLE HAYATI VE SOFRA ADABI




Türk medeniyetinde masa çok az kullanım alanı bulabilmiştir.Bu sebeple Türk sofrası yüksekçe bir sehpa üzerine konulan geniş bir bakır siniden ibarettir.Bu sofranın etrafına bağdaş kurularak veya çökülerek oturulur, ekseriya tek tabaktan tahta kaşık veya elle yenilir.Sofrada bulunanların en yaşlısı -ki bu baba veya dede olabilir-başlamadan başlanmaz, besmele ile başlanan yemek "elhamdülillah" ibaresi ile biter.Sofrada aile dışında bir erkek misafir var ise kadınlar ve çocuklar yemeğe iştirak etmez, sonra yerler.Yemekten sonra aileye mensup kız,gelin veya daha yaslı bir hanımın getirdiği bir leğen üzerindeki ibrikten dökülen su ile el ve ağızlar yıkanır.



Sütlülerin, pirincin, sebzelerin, meyvelerin ve soğanın çok yendiği Türk ailesinin yegane içkisi sudur.İstanbul'un içme suyu Valens Boruları (Bozdoğan kemerinden geçen su yolu) ile geçip, sarnıçlarda depo edildikten sonra oralardan dağıtılıyordu.Bu su adı geçen depolarda hoş olmayan bir koku kazandığından daha güzel su temini de bir mesele oluyordu.Hatta İstanbul'da belli yerlerde muhtelif memleketlerden gelmiş ve muhtelif yıllara ait sular sadece orada içilmek üzere satılmakta, bu suların tiryakileri gidip oralardan su içmekteydiler.Bu suların içinde en makbul olanı sultanın da içtiği Nil suyudur.



Karaman koyunun kuyruk yağı hem yemek, hem kandil yağı olarak kullanılıyordu.



Türk ailesinin vazgeçemeyeceği bir madde de kahve idi.18.asır sonları itibarı ile İstanbul'da hükümetin kontrolü altında, Arabistan'dan gelen kahveyi kavurup öğütmekle görevli bir kuruluş vardı.Bu sırada Marsilya'dan her sene bir milyon franklık daha az makbul sayılan Amerikan kahvesi İstanbul'a geliyordu.Bu kahveyi Arabistan kahvesine katmak yasak edilmisti.Bu kahve Bulgaristan, Basarabya ve Tuna boylarında tercih edilmekteydi.



Türk ailesinin Ramazan boyunca çok zengin bir sofrası olurdu.Bu ay , hem ibadet hem de bir neşe ve eğlence ayıydı.Olağanüstü bir hazırlık safhasından sonra , idrak edilen bu ay , davetlerin, ziyaretlerin fazlalığı , en güzel yemeklerin yapıldığı bir dönemdi.İftar sofrasında önce pastırma, çeşitli reçeller, zeytin, sucuk, hurma ve buna benzer şeyler yenilir, daha sonra namaza gidilir, dönüşte sofraya oturulur ve sofra fasılalarla sahura kadar devam ederdi Sabah namazı kılındıktan sonra yatılır, ertesi gün resmi daireler öğleden sonra açıldığı için , öğle vaktine kadar uyunurdu.Sahura kadar devam eden bu sofrada , pilav, hoşaf, balık konservesi, dolma, sarma,kabak tatlısı,una bulanarak kızartılan patlıcan salamura, reçeller, kokulu otlarla lezzet verilmiş salçaların katıldığı bir çok yemekler bulunurdu.Türk kadınının reçel yapımındaki mahareti dillere destan idi.Bir evde on beş çeşit reçel bulunması olağan bir şeydi.



AİLE HAYATI VE EVLER, KONAKLAR



İstanbul'da eski Türk evleri ekseriyetle temelden dört-beş ayak yükselen bir taş duvar, bunun üzerine ahşap iki kattan ibarettir.Bu katlar, kafesli pencereler, ardından dışarıyı rahatlıkla seyretmeye, fakat dışarıdan görünmemeye imkan veren bir şekilde yapılmışlardir.Bu pencereler ilk anda Türk evinin mahremiyeti konusunda fikir vermeğe yeter.Evlerin dış boyası umumiyetle sarı, pembe ve açık mavi olmaktadır.Ahşaptan başka yapı malzemesi ile ev inşa etmek işi de ilk defa Tanzimattan sonra başlamıştir.Bilhassa yangınlar sonrasında yeniden inşa edilen evlerde taş malzeme kullanılıyordu.Fakat bunlar istisna özelliğinden kurtulamayacak bir sayıdadır.



Türk evlerinin, bizdeki tabiat sevgisinin yanısıra, yaşam tarzı ve muhtemelen çok süratli sirayet eden yangınlara karşı bir korunma tedbiri olması sebebiyle mutlaka bir bahçesi ve etrafında bol ağaçları bıılunurdu.Hatta İstanbul'u gezen yabancılar bu ağaçları Türk evlerinin alamet-i farikası olarak görmektedirler.Fontmagne, "Gördüğümüz evin bir Türke ait olduğunu etrafını çevreleyen ağaçlardan anlıyoruz"demektedir.Bir ev inşa edilirken temeller ağaçların durumlarına göre atılmaktadır.



İstanbul şehri eski zamanlardan beri şiddetli yangın tehdidi altında kaldığı için bu konuda zaman zaman bazı tedbirler alınıyordu. 1560 tarihli bir hükme göre yanan evler yeniden inşa edilirken saçaklı yapılması yasak edilmişti.Çünkü bu saçaklar , bir yangın sırasında ateşin diğer evlere intikalini kolaylaştırıyordu. 1568 tarihli başka bir hükümde caddeler üzerinde şeh-nişin ve çardak çıkarmak yasak edilmiştir.1572 tarihli bir hükümde de evlerde merdiven ve su dolu fıçı bulundurma mecburiyetinin hatırlatıldığını görüyoruz.



I874'te İstanbul'u gezen Edmondo de Amicis orta halli ve fakir muhitlerin evleri için şu değerlendirmeyi yapmaktadır. :"Hiçbir şeyin veya hemen hemen hiçbir şeyin değişmediği eski çadırlara ve Tatar kulübelerine benzeyen evler tabii çoktur.Bütün eşyası bir katırın sırtına yüklenebilecek kadar olan bu evlerde her şey Asya'da yapılacak yeni bir göçe hazır vaziyettedir.Hareket saati gelip çatınca sadece inşallah olsun diyecek efendisinin sakin sesinin duyulacağı tam manası ile Müslüman ve sap sade evlerdir bunlar"



İstanbul'da aileler umumiyetle kendilerine mahsus evlerde otururlardı.En fakir evlerde bile yıkanılacak bir yer bulunurdu.Fakir olan Rum, Ermeni ve Yahudi ailelerinde kadın, erkek, çoluk-çocuğun aynı odada yatmalarına rağmen,Müslüman evlerinde her ne olursa olsun ,erkeklerin yattığı yer kadınların yattığı yerden ayrılmıştır. Ahşap evlerde kullanılan malzeme ekseriya meşe kerestesi olup , bu kereste ile yapılan iskeletin arasındaki boşluklar toprak, saman veya kenevir kırıntısından ibaret bir karışımın harcı ile doldurulurdu.Bu evlerin çoğunda şömine yoktur.Mangalda odun ve kömür ateşi ile ısınırlardı.Bazı Müslüman evleri ile bütün Rum ve Ermeni evlerinde bu mangal yuvarlak veya dört köşe bir masanın altına konur, üstüne birkaç halı serilir ve kenarları aşağı sarkıtılır, sonra masanın altındaki şilte veya şilteli sıralara oturulur ve ayaklar masanın altına uzatılırdı.



Tanzimat süreci içinde İstanbul ve civarındaki küçük saraylar, köşkler, kasırlar ve yalılar Rum, Fransız ve İtalyan mimarlar tarafından yapılmaya başlanmıştı.Halbuki imparatorluğun İzmir, Kahire gibi diğer şehirlerinde böyle bir durum yoktur.Bu da Tanzimatın getirdiği yeniliklerin İstanbul dışında fazla tesirli olmadıkları istikametindeki kanaatimizi teyid eden bir husus olarak görülmektedir.



Türk töresinde hizmetçiler de aileden sayılmaktaydı.