Çoğunlukla sanatın, sanatçının içinden gelen dayanılmaz dürtülerle yapılan bir şey olduğunu; artistik dehanın bir sonucu olarak ortaya çıktığını kabul ederiz. Sanat eseri her zaman özel duyguların özel sonuçları olarak ortaya çıkmış, biricik bir şeydir; beğeni ve yücelik, olağanüstülük duygusu uyandırır. Bu durum ister böyle olsun ister olmasın, biz sanat eserini dilediğimiz gibi yüceltelim veya yüceltmeyelim, piyasa bizden bağımsız bir şekilde ona her zaman bir değer biçer.

Peki, böylesine yüksek içsel değere sahip olarak gördüklerimize biçilen ekonomik değeri ne şekilde algılamamız gerekir? Sanatçının yalnız kendine özgü derin hissiyatlarıyla yaptığına, bir de üstüne onu takdir edebilecek denli anladığımıza inandığımız bir esere değer biçmenin tek yolu bizim de biricik beğenimizi, takdirimizi ve hayranlığımızı sunmak mı olmalıdır?

Kültürel fenomenlerin eder cinsinden ifade ediliyor olduğu bir gerçek. Ancak sorumuz şu: Piyasa tarafından değeri biçilen, ederi belirlenen sanat yapıtlarının (ve hatta performanslarının) ekonomi bağlamında tartışılması, değerini düşürür ve sanatsal değer mefhumunu gölgeler mi? Yüce, olağanüstü ve kendine has gördüğümüz sanat eserine biçtiğimiz sanatsal ve ekonomik değer ne şekilde çarpışır?

Bu soruya cevap aramak için tarih içinde konuya çeşitli yaklaşımları gözden geçirelim. Kültür ekonomisi konusundaki çalışmalarıyla tanınan William Grampp 1980’lerde “Pricing the Priceless” (Paha Biçilemez Olana Paha Biçmek) isimli kitabında, ekonomik değerin tüm değerlerin temel formu olduğunu iddia etmişti. Grampp’e göre estetik değerler de tüm diğerleri gibi ancak ekonomi bağlamında açıklanabilirdi ve tamamen onunla ilişkiliydi. En açık seçik biçimiyle Grampp tarafından iddia edilen bu tez, akademik çalışmalarda disiplinlerarasılığın arzulandığı ve takdir edildiği son yıllarda geçerliliğini yitirmeye başlıyor. Sanatsal değerin herhangi bir edere ya da fiyata indirgenebilecek herhangi bir fayda değeri olduğunu benimseyen neo-klasik ekonominin dayattığı anlayış; bugün sosyoloji, antropoloji, sanat, felsefe ve benzeri alanlarda faaliyet gösteren akademisyen ve teorisyenler tarafından temelinden sorgulanıyor.

Kültürel ekonomi alanında çalışmalarını Macquire ve Witten/Herdecke Üniversitesi gibi önemli kurumlarda sürdüren ekonomi profesörleri Michael Hutter ve David Throsby tarafından yayıma hazırlanan “Paha Biçilemez: Kültür, Ekonomi ve Sanatta Değer Kavramı”; edebiyat, sanat tarihi, müzik, ekonomi, tarih ve felsefe gibi birbirinden farklı alanlardan on altı akademisyenin makalelerinden mürekkep bir derleme. Sanat tarihçisi Terry Smith’i Aborjin sanatındaki satış dinamikleri incelemesiyle, “her şeyin ederini bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen” David Throsby gibi ekonomistleri, Hector Berlioz’u sanatı para için yapmamasıyla öven metinlerini bir araya getiren Paha Biçilemez; editörlerin de amaçladığı gibi, farklı disiplinlerden akademisyenleri bir araya getirerek değer konusundaki kavrayışı daha yüksek seviyelere taşıyor. Zira ekonomi bilimini her şeye kadir gören iktisatçılardan olduğu kadar, “yakın disiplinlerde neler olup bittiğini anlamamakta ve ekonomistlerin tartışmaya getireceği katkıdan şüphe duymakta” olan kültür uzmanlarından da şikayetçiler. Bu makalelerde klasik değer biçme anlayışlarının (bir yanda estetik değer, diğer yanda ekonomik değer; veya piyasa değeri) sorgulanmasıyla esasen varılmak istenen nokta; gerçekten de “paha biçilemeyecek”, ederden öte bir değerin olduğu. Bundan yirmi otuz sene önce Grampp gibi ekonomistler tarafından katı bir şekilde reddedilecek olan bu görüş, kitabın ana motiflerinden birini oluşturuyor.

Paha Biçilemez’in iddiası klasik ikili değer kavramı anlayışına meydan okumak; ekonomik değer ile kültürel değeri yan yana getirerek incelemek, her ikisinin de birbirini etkileyen bağımlı değişkenler olduğunu beş ana başlıkta vurgulamak. “Anlamın Kökenleri” başlıklı birinci kısım, ekonomik ve kültürel değerin birbirini nasıl etkilediğini; anlamın nasıl değer yarattığını (kutsal değeri olan objelerin ekonomik değer kazanması gibi) inceleyen makalelerden oluşuyor. Bu kısımda Richard Shusterman tarafından yazılan “Eğlendiricilik Değeri” isimli makale, esasen tüm bu tartışmaların temelini oluşturan içsel ve araçsal değer ayrımını etimolojik ve felsefi açılardan olduğu kadar kültürel değerlendirme usulleri açısından da irdeleyen; bizi sonraki makalelerin tartışmalarına hazırlayan bir inceleme.

“Sanat Yapıtında Değer Yaratımı” adı altında toplanmış ikinci kısım, değerin biçimlenmesinde rol oynayan etkenler, sanatçının yaratım süreci ve amaçları, arşivlenebilirlik ve değiş-tokuş biçimleri gibi konulara değiniyor. Bu kısımda ise özel olarak Berlioz’un sanatsal süreçlerinden bahseden “Sanatçının Değer Yaratımı” isimli makale, ekonomik değeri sorgulamamız açısından çok önemli izlekler sunuyor. Bir diğer ilginç inceleme ise Kurt Henizelman’ın “ıvır zıvır” diye tanımladığı; yaratıcı üretim süreçlerinden arta kalan şeylerin, kültürel ve sanatsal ürünlerin “aura”sına bir şeyler kattığı ve bu şekilde ekonomik değerine de etki ettiğini öne sürdüğü, “Ivır Zıvır ve Aura” isimli makalesi.

Üçüncü Kısım; “Süreklilik ve Yenilenme”, zamanın kültürel değeri nasıl etkilediğini ritüeller ve yerel kültürlere bakarak inceliyor. Bu kısımın en etkileyici tarafı ise ana akım sanat trendleri yerine daha uçlardan örnekler vererek bizi meselenin kaynağına yaklaştırması. “Takdir ve Kıymet” adını taşıyan dördüncü kısım konuları metodolojik açıdan farklı disiplinler üzerinden anlatıyor. “Kültür Politikaları”na odaklanan beşinci kısım ise, kültürel değerin politikayla ilişkisini ele alıyor ve endüstrinin amaçlarını irdeliyor.

Derlemenin temel amacı, sanat ve kültür alanında değerin nasıl belirlendiği ve bu usullerin ne şekillerde işlediğini araştırmak. Hutter ve Throsby’nin iddiası ise bugüne kadarki araştırmaların katı akademik sınırlar içerisinde kaldığı ve disiplinlerarası sınırların kaldırılamaması sebebiyle ortaya çıkan genel bir kopukluk ve dolayısıyla anlaşmazlığın, sanatın ekonomiyle ilişkisi tartışmalarına ket vurduğu. Paha Biçilemez’in alameti farikası da işte tam bu noktada yatıyor. Disiplinlerarasılığın istenen seviyeye getirilememesi dert edinerek, değer kavramını ve değer biçme usullerini farklı disiplinler cephesinden tartışmaya açıyor ve ekonomistlerle sosyal bilimciler arasındaki uçurumu biraz olsun kapatmışa benziyor.