Tarih boyunca, ve günümüzde de hala, din ve bilim birbirleriyle sürekli olarak çatışmaktadır. Bilim, dini hiçbir zaman kendine bir rakip olarak görmese ve din ile aynı kulvarda hiç bulunmasa da, din bilimi kendisinin bir numaralı düşmanı olarak görmüştür. Bu durumun sonucunda da bilim ister istemez dini ezmek zorunda kalmıştır. Bilimin ilerlemesinin önündeki en büyük engel dindir. Dinin egemen olduğu zamanlarda ve yerlerde bilim gerilemiştir. Çünkü bilim din önermelerinin yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Din inanırları ve inandıranları, çıkarlarına ulaşmalarındaki tek engelin bilim ve bilimsel düşünce olduğunu çok iyi bilirler. Onlara kalsa bilim yalnızca cep telefonları, otomobiller, kutsal kitapları daha çok basabilecek matbaa araçları tasarlamak zorunda kalırdı. Onların arasında bugün bile bu türden buluşların karşısında olanlar bulunmaktadır. Ama bilimin etkinlik alan bunlarla sınırlı kalamaz. Bilim toplum hayatını etkileyebildiği ölçülde kendi görevini başarmış olacaktır.

Bu tür bir çalışma, yani prehistorik çağlardaki din anlayışıyla günümüzdeki dinlerin bilimsel bir anlayışla karşılaştırılması, Türkiyede henüz ciddi bir şekilde yapılmadı. Bu çalışmanın da bu boşluğu dolduramayacağı ortadadır. Muazzez İlmiye Çığın Kuran, İncil ve Tevratın Sumerdeki Kökeni adlı çalışmasının verdiği bilgi, ilgilenilmeyen prehistorik çağlara ilişkin dinsel bilgi gizilgücünün çok büyük boyutlarda olduğunun sadece bir ipucudur.

Prehistorik çağlardaki inanç anlayışını anlatmak için büyü sözcüğünü seçtim. Ama o dönemlerdeki inanç anlayışının yalnızca büyü ile sınırlı kalamayacağı ve yalnızca bir av büyüsü töreni olmadığı açıktır.

2. Orta Paleolitik Çağda Büyü

2.1. Ölü Gömme ve Yamyamlık

İnsan inançlarndan en eskisi belki de diğer dünya inanışıdır. Ölü gömme diğer dünya inanışının en belirgin kanıtlarndan birisidir. Neandertaller tarafından oluşturulan Moustier işleyiminin ortaya çıkışından beri bazı insanların ölülerini gömdükleri ve en eski Neandertal mezarının Üst Pleistosendeki Würm buzulunun başlarına tarihlendiği bilinmektedir (Arsebük 1995:89). Ölü gömme diğer dünya inancının bir kanıtı olmasa bile önemlidir. Çünkü gömülen ölüler, insan dışında hiçbi primatın görmediği bir saygı görürler; ölü gömme, ölmüş bireylere olan bağlılığın bir anlatımıdır (Lewin 1999: 203). Ölü gömmenin ileri evrelerinde ortaya çıkan bir olgu da ölüye mezarında sunulan hediyelerdir. Bu erkeklerin yalnızca erkeklere sunulduğu, kadınlara ve çocuklara sunulmadığı bilinmektedir. Şanidardaki (Irak) bir Neandertal mezarında, ölüye hedile olarak şifalı bitkiler sunulmuştur. Bu örnek o dönemdeki insanların çevrelerini ne kadar iyi tanıdıkları hakkında bilgi de vermektedir (Arsebük 1995: 89).
Monte Circeoda bulunan kafatası; üzerindeki izleri insanların mı yoksa yırtıcı hayvanların mı yaptığı hala açık değil.

Neandertal insanının yamyamlık yaptığına ilişkin bulgular Krapina (Yugoslavya), Monte Circeo ve Saccopastorede (İtalya) bulunmuştur (Arsebük 1995: 91). Yamyamlıkla ilgili olduğu tartışılsa da, 1939da Grotta Guarttaride (İtalya) bulunan Monte Circeo I kafatası ilginçtir. Bu kafatasının tabanı açıldıktan sonra bir taş dairenin içine tepe taklak oturtulmuş ve yanına geyik kemiğinden (büyük olasılıkla o kemiklerin etrafında et de vardı) sunuları konmuştur. Bu kemiklerin de sırtlanlar tarafından taşındığı iddia edilmektedir (Lewin 1999: 205).
Drahenlochtaki ayı kafatasına ayak kemiği geçirilmiş.

Savona (İtalya) yakınlarındaki Cadı Mağarasında mağaranın girişinden yaklaşık 500 metre içeride hayvanı (ayıyı) andıran bir doğal dikit insanlar tarafından kil topaklarıyla vurulmuştur. Bu işin bir oyun olmadığı kesindir. Drahenloch Mağarasında (İsviçre) bulunan, yaklaşık 80-100 santimetre boyutundaki taşlardan oluşan, üzeri tek parça taşla örtülmüş sandığımsı bir şeyin içinde yüzleri mağara girişine bakan yedi adet ayı kafatası bulunmuştur. Yine aynı mağaranın iç kesimlerindeki duvarlardan birindeki doğal bir boşlukta altı adet ayı kafatası bulunmuştur. Bu kafataslarından birinin yüzüne bir ayıya ait ayak kemiği geçirilmiştir. Regourdou (Fransa) buluntu yerinde dikdörtgen şekyinde kazılmış ve üzeri yaklaşık bir ton ağırlığındaki bir taşla örtülmüş bir çukurda 20 kadar ayının kemikleri bulunmuştur (Arsebük 1995: 90).
Regourdou; ayı kafataslarının üzeri ağır bir taşla kapatılmış.

3. Üst Paleolitik Çağda Büyü

Üst Paleolitik Çağda üretilen duvar kabartmaları ve duvar resimleri, tinsel ve büyüsel sanat eserleridir. Bu sanat eserlerinin en yoğun olarak bulunduğu yer İspanyanın kuzeyi ve Fransanın güneyindeki Pireneler bölgesidir. Bu bölgedeki resimler, mağaraların aydınlık ve ulaşılması kolay olan yerlerinde değil, karanlık ve derin yerlerindedir. Bu resimlerin mağaraların karanlık yerlerinde olması, seyredilmek için yapıldıkları düşüncesini çürütür. Bu resimler birbirlerinin üstüne yapılmışlardır. Eski resimler, (seyredilmek için yapılmadıklarından, işlevlerini yitirdiklerinde) korunmamıştır.
Lascaux Mağarasındaki resimler mağara sanatının en görkemli dönemine aittir.

Mağara resimlerini de içeren Paleolitik sanat, zamansal ve biçimsel özelliklerine göre dört evreye ayrılır. İlk evre, yassı taş parçaları üzerine çizilen resimler ve çizgileri; ikinci evre, yassı taşların üzerine çizilen resimleri ve mağara duvarlarına yapılan el basmaları ve el püskürtmeleri denilen resimleri içerir. Üçüncü evre, mağara sanatnın doruğa ulaştığı evredir ve ünlü Lascaux Mağarasında bulunan resimler bu evreye aittir. Dördüncü evre, tarama ve gölgelendirme gibi ögelerin kullanıldığı resimleri içerir; bu son evrenin örneklerine Altamira Mağarasında rastlanılmaktadır. Bu evrede bazı mağara kabartmaları ve helkelcikler de yapılmıştır (Arsebük 1995: 101-102).

Sungir gömülerinin üzerinde binlerce boncuk bulunmuştur.

Avrupada Üst Paleolitik Çağa ait sanat eserleri sayıca oldukça fazladır; Avrupada 200den fazla resimli mağara ve 10 binden çok süslemeli nesne bulunmuştur (Lewin 1999: 180). Mağara resimlerinde hayvanların bazen tek tek, bazen grup halinde betimlenmesine karşın, doğadaki hallerine uygun bir şekilde betimlenmeleri seyrektir. Üst Paleolitik dönemde en çok betimlenen hayvan at ve bizondur. Oysa bu iki hayvanın besin olarak çok fazla tüketildiği söylenemez. Bu iki hayvanın ruhlar dünyasıyla iletişim kurmaya yaradığına inanıldığı düşünülmektedir (Arsebük 1995: 184-185).

4. Sonuç

Orta Paleolitik Çağda ölü gömme ile somutlaşmaya başlayan insan inançlarının kökü, şüphesiz Alt Palelitik Çağda da aranmalıdır. Bugün gökten indiği söylenen dinler bile en az 10 bin yıllık bir gelenekten beslenmektedir. Ancak Alt Paleolitik Çağda aranan bilgiler bulunabilir mi? Bu sorunun yanıtı gelecekte yapılacak araştırmalarla bulunabilir.