Büyü, Büyücülük





Büyü Hakkında



“Büyü” sözcüğü, genel anlamıyla “iyi ya da kötü bir sonuç almak için tabiat öğelerini, yasalarını etkilemek ve olayların olağan düzenlerini değiştirmek için girişilen işlemlerin bütünü” nü ifade etmektedir. Bununla beraber “büyü” sözcüğünün, Türk dilinde eski çağlardan itibaren farklı anlamlarda ve farklı şekillerde kullanılmış olduğu görülmektedir. Eski Türkçe’de “bügi”, “bügü” şeklinde yazılmakta ve “din adamı” anlamına gelmekte olan büyü sözcüğü, sonraları bir dönem “akıllı” anlamını kazanan “bilge” ile anlamdaş olarak kullanılmıştır. Eski Hristiyan Türklerde “peygamber” anlamında da kullanıldığı çeşitli kaynaklarda görülmektedir. Bununla birlikte Uygur ve Göktürk anıtlarında “büyü” kelimesine rastlandığı bilinmekte ve Uygur Türkçesi’nde büyü, “hakim, tabiatüstü güç” anlamına gelmektedir.



Yunanca “magos” dan geldiği bilinen ve Fransızca ile Almanca’da “magie”, İngilizce’de “magi, magic” şeklinde kullanılan kelimelerin de “büyü” anlamına geldiği görülmektedir. Eski İran’da tabiatüstü güçleri kullanabildiği düşünülen rahipler sınıfına da “maguş” denilmekteydi. Diğer bir rivayete göre ise büyü, eski Türklerde “telkin” anlamına gelmekteydi. Bu anlamıyla büyü, bir inanışın, duygunun veya bir iradenin büyücü tarafından başka bir ferde aşılanmasıydı. Eski Türk inançlarında büyücüler, genellikle tapınaklarda görevli ve dinsel törenleri yöneten kimselerdi. Bu kişilerin olağanüstü güçlerle donatıldıklarına ve gaybdan haber verme yetisine sahip olduklarına inanılırdı.



Türkçe’de kullanılmakta olan “tılsım”, “efsun”, “sihir” gibi sözcükler, kimi zaman “büyü” ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Ancak bu kelimeler aralarındaki anlam yakınlığına rağmen belli nüans farklılıklarına sahiptirler. Ünlü düşünür İbn Haldun, herhangi bir dış destek almaksızın yapılan büyü türüne ‘sihir’ derken, dış destek yardımıyla ortaya konulan büyü türüne ‘tılsım’ demekte ve büyünün üç şeklinden söz etmektedir. Bunlardan birincisi, dışarıdan destek almaksızın ve bir alet kullanmaksızın gerçekleştirilen “sihir”dir. İkincisi, gizli güç olduğu iddia olunan bir takım unsurlardan destek almak suretiyle yapılan “tılsım”; üçüncüsü ise dönemde ‘şa’vede’ ve ‘şa’beze diye adlandırılan, kişilerin tasavvur ve hayal güçlerini etkileyerek, gerçeği, başka türlü gösterme ameliyesidir. İbn Haldun’a göre birinci ve ikinci tür sihrin gerçekliğinden söz etmek mümkün iken, üçüncü türde olan sihrin hiçbir şekilde gerçekliği bulunmamaktadır. Bu noktada sihrin var olup - olmadığı tartışmasına değinen İbn Haldun yok olduğunu söyleyenlerin üçüncü şıkta yer alan sihri; var olduğu yönünde tavır alanların ise ilk iki şıktaki sihri dikkate aldıklarını belirtir.



Büyünün gerçekliği meselesi hakkında antropologlar ve araştırmacılar da birbirinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım araştırmacılar büyünün sistematik felsefi düşüncenin başlangıcından önceki kaynaklarından biri olduğunu savunurken, bazıları da dinin, bilimin ve tekniğin büyüden doğduğunu ileri sürerek “bilimden önceki bilim”in büyü olduğunu söylemişlerdir.



Bu düşünceye göre büyü, başlangıçta ufak tefek, canlı ve cansız birtakım eşyaya bir güç yüklemek ve bu güçten yardım beklemek şeklinde insanlar tarafından benimsenen bir inançtan doğmuştur. Eski Mısır ve Mezopotamya’da tıp ve astroloji alanında büyüsel bilgi önemli bir yer kaplamaktadır. Bununla birlikte Roma İmparatorluğu’nda da bu bilgiler büyük bir rağbet görmektedir. Büyücülüğün, atalara ve tabiat güçlerine tapınmaktan doğduğu tahmin edilen animizmin bir sonraki evresinde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu inanış zamanla büyücülük, ruh çağırma, hulul inanışı gibi farklı inanış ve uygulamaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Eski İran’da da “büyü” din adamları tarafından yapılan bilgelik araştırmalarının metodu olarak geçmektedir. Nitekim ‘maj’(mage/ magı) kelimesi İran’da Zerdüşt rahiplerin unvanı olarak kullanılmaktaydı. Öte yandan İran’ın eski dinlerinden sayılan ‘Mecus’ kelimesinin de buradan türediği dikkate alınırsa, bölgede o dönemde din ile büyü arasında yakın bir ilişki olduğu söylenilebilir. Din ile büyü arasında bulunan bu ilişkinin yanı sıra görünüşün ötesindeki temel farklılıklar da göze çarpmaktadır. Büyünün din ile ilişkilendirilebilecek birçok özelliğinin yanı sıra öncelikli olarak ‘güç istemi’, ‘güvence temini’ ve ‘bireysel merakların tatmini’ şeklindeki üç işlevsel özelliği ile dinden ayrıldığı düşünülmektedir.



Türklerde Büyü- Büyücülük



İnsanlık tarihinde, Paleolitik devirlerde bile örneklerine rastlanmakta olan büyünün, Türklerde ilk olarak ne zaman ortaya çıkmış olduğu bilinmemektedir. Bununla beraber çeşitli Türk kavimlerinde büyü, kehanet, falcılık, cincilik gibi uygulamaların çok eski zamanlardan beri uygulanmakta olduğu düşünülmektedir.



Türklerin İslamiyet’ten önce benimsemiş olduğu Şamanizm dininde din adamları “kam” sözcüğü ile ifade edilir, bu kişilerin ruhlar, tanrılar ve cinlerle ilişki kurabildiğine inanılırdı. Bu inanışa göre kam, afsun ve büyü yaparak sihirli sözcükler söyler, yaşayan ve ölmüş kimselerin ruhlarıyla irtibat kurabilir, insanların içlerinden geçenleri anlayabilir, gaipten haber verir ve çeşitli hastalıkları büyü yoluyla tedavi edebilirlerdi. Kamların tedavi uygulamaları genellikle davul eşliğinde afsunlu sözler söylemek, üfürmek, kendinden geçerek görünmeyen varlıklarla ilişki kurmak suretiyle gerçekleştirilir, bu uygulama sonrasında kama “ürüng” denilen bir ücret verilirdi. Ayrıca “yel” cin, “yelvi” büyü, “yelviçin” sözcükleri büyücü anlamına gelmekteydi. Eski Türklerde hemen hemen her sorunda afsuna, büyüye ve çeşitli büyüsel uygulamalara başvurulurdu. Her türlü bela ve afete karşı koruyucu muskalar hazırlanır, cinlerden korunmak için “kovuç kovuç” denilerek üzerlik ve öd ağacıyla tütsüler hazırlanırdı. Budist ve Maniheist Türklerde de buna benzer inanışların var olduğu arkeolojik kazılarla ortaya konulmuştur.



Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra Kur’an’da yer alan yasaklamalara rağmen bu inanışlar İslami bir vecheye bürünerek bilhassa Anadolu’da yaygın olarak devam ettirilmiştir. Büyülerde kullanılan terimler İslamiyet’in kabulünden sonra da levh-i mahfuz, arş, kursi, zemzem gibi terimlerin eklenmesi ve duaların Kur’an ayetlerinden alınmasıyla çeşitlenmiş ancak öz itibariyle aynı kalan büyüler asırlar boyunca varlığını devam ettirmiştir. Büyü uygulamaları eski Mısır geleneğinden kalma afsunlar ve Yahudiliğin bir uzantısı sayılan Kabala dininden gelen rakamsal sistemlerle birleşerek çeşitlenmiş, uzun bir gelişme döneminden sonra günümüz Türkiye’sinde de çeşitli uygulamalarla devam ettirilmiştir.



Müslüman toplumların büyünün gerçekliği konusundaki düşüncelerine baktığımızda büyünün varlığı genel itibariyle kabul görmekle beraber gerek dini gerekse ahlaki açıdan çirkin bir davranış olarak görülmüştür. İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de de büyünün günah olduğu birçok ayetle bildirilmektedir:



Felâk suresinde geçen “De ki; yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.” ayeti,



Ta-Ha suresinde Hz. Musa’nın karşısında Firavun’un sihirbazlarının durumunun anlatıldığı ayetlerde geçen,“Onların sanat diye ortaya, ancak bir büyücü tuzağıdır, büyücü ise nerede olursa olsun iflah etmez.” ayeti,



Bakara suresinde geçen “Süleyman’ın hükümdarlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Hâlbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlar sihrin de Babil’de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirildiğini öğreniyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar o iki melekten karı ve koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğreniyorlar. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” gibi açık ayetler, İslam âlimleri tarafından farklı açılardan yorumlanmış, bazı âlimler büyü yapan kişinin kâfir olacağını bildirirken diğer bir grup yalnızca kötü niyetle yapılan büyülerin günah olduğunu söylemiştir.



İslamiyet’te büyü üzerinde inceleme yapan Manfred Ulman, İslam ülkelerinde büyünün önemli bir kolunun tabi nesnelerin gizli özelliklerinin tanınması üzerine teksif edilmiş olduğunu belirtmektedir. İslam âlimlerinin havas ilmi adı verilen “nesnelerde, harf, kelime ve dualardan faydalanarak gaybdan haber verme veya varlıklar üzerinde etki yarattığı düşünülen bir ilim” sayesinde çok ciddi eserler ortaya koydukları bilinmektedir. Bu ilim Şiiler ve Bâtıniliğe eğilimli tasavvuf erbabı tarafından da oldukça ilgi görmüş, harflerin esrarı, simya ilmi, gezegenler ile burçların tali’ ve menzilleri, reml, cifr ilmi üzerine birçok eserin vücuda getirilmesini sağlamıştır.



Bu ilimler, âlimler tarafından önceleri Allah’ın yaratmış olduğu varlıklardaki ilahi sırların keşfedilmesi için kullanılmışsa da giderek amacının dışına çıkmış ve büyücülüğe dönüşmüştür. Zamanla halkın tüm katmanlarınca benimsenen bu ilimlerin bir kısmı geleneksel büyüyle karışmış ve ortaya çıkan eserler, düşmanı öldürmek, ağır hastalıklara düşürmek, servet ele geçirmek, karı- koca arasını bozmak, cinsel gücü bağlamak, birini kendisine âşık etmek, çocuk sahibi olmak gibi amaçlarla hazırlanan büyü uygulamaları katalogu haline dönüşmüştür. Bu eserlere çoğu kez halkın itimat etmesini sağlamak için Kur’an ayetleri, esma-i Hüsna ve çeşitli Arapça dualar eklenmiş; gül suyu, safran, misk, karanfil tozu gibi ürünlerle de büyü malzemeleri zenginleştirilmiştir.



Büyüler konusunda böylesine karışık ve anlaşılmaz bir zenginlik elbette sahte hocaların, sözde büyücülerin, cincilerin, üfürükçülerin de ortaya çıkmasıyla içinden çıkılmaz bir hal almış, toplumda, para ve umut tuzaklarından cinsel istismara varana kadar çeşitli fitne unsurlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.



Tüm bunların yanı sıra bazı âlimler, geleneksel büyü ile mucize arasındaki farka da dikkat çekmişlerdir. Bunlardan birisi olan İdris Şah “Doğu Büyüsü” adlı eserinde, Hindu gizemcilerinin yapmış olduğu büyülerin büyük bir bölümünün ve mucize olarak adlandırılan olayların, henüz keşfedilmemiş alanla ilişkisi olan bir güç kaynağının marifeti saydıklarını bildirmektedir. Atom çekirdeği kuramının ışığında modern bilim bugün, bütün cisimlerin enerjiye dönüşebileceğini kabul etmektedir. İdris Şah, Arap bilginlerinin de bu tür bir güç kaynağından söz etmekte olduklarından bahsetmektedir. Ayrıca anlayamadığımız olayları büyü diye adlandırma alışkanlığımızdan dolayı birçok şeyi haksız olarak büyü damgasıyla belirlememiz gerektirdiğini de söylemektedir. Ona göre bunlar henüz işlevleri çözülmemiş bir güç alanıyla ilgilidir. Bu düşünce doğrultusunda Kuran’daki Neml suresinde (27- 39.) bahsedilen Sebe melikesinin tahtının Yemen’den Kudüs’e getirilmesi olayı da bazı araştırmacılar tarafından maddenin enerjiye dönüştürülmesiyle açıklanmıştır.



İbn Haldun’da da benzeri bir görüş söz konusudur. O hipnotik trans haliyle doğaüstü bir iş yapma yeteneği arasında bağlantı olabileceğini düşünmekte bu düşünce doğrultusunda büyücülerin nefislerinin mertebelerinden bahsetmektedir. İbn Haldun büyücülerin nefslerini üç mertebeye ayırmıştır;



Birinci mertebede olanlar sadece himmetleri vasıtasıyla varlıklara tesir ederler ve herhangi bir alet ve yardımcı olmaksızın etkide bulunurlar. Filozofların sihir diye nitelendirdikleri budur.



İkinci mertebedeki nefsler, feleklerin mizaçları yahut sayıların havassı yardım ile müessir olanlardır ki, buna tılsım denilmektedir.



Üçüncü mertebe ise; kişilerin hayal güçlerine tesirdir. Filozoflar buna “şa’beze” yahut “şa’veze” ismini verirler.



İbn Haldun gibi İbn Sina da, bazı kimselerin sürekli perhiz ve oruçlarla, uzun bir zühd hayatıyla ruhlar âlemine nüfuz ederek bedenlere nüfuz edebilecek duruma gelebildiklerini, kalp sırlarını ve gelecek vakaları keşfetme yetisine sahip olabileceklerini söylemektedir.



İstanbul’da Büyü ve Büyücülük



Farklı kültürlerin birleştiği İstanbul’da büyüsel işlemlerin katıksız bir İstanbul geleneği olarak incelenmesi mümkün değilse de gizemli şehir İstanbul’da büyünün ve büyücülüğün yaygın olduğu herkesçe bilinen gerçeklerdendir. İstanbul halkı arasında büyücülük, yukarıda anlatmış olduğumuz büyücülük kavramının daha dar bir kapsamı olan geleneksel büyücülüğün devamı şeklinde yaygınlaşmıştır. Halk arasında büyüye inanmak hak, yapan da yaptıran da kâfir olarak görülmüş, ancak farklı sebep ve gerekçelerle birçok insan yine de büyücülerden medet ummuştur. Hal böyle olunca İstanbul’un her köşesinde gerçek ya da sözde her derde çare bulacak bir büyücü mutlaka bulunmuştur.



Cin ve perilere söz geçirebilen Karagümrüklü Ejder Baba, evde kalmış kızlara kısmet bulan Kasımpaşalı Sülüklü Ali, şifacı Eyüplü Yamalı Nuri, periler tarafından daha çocukluğunda kaçırılan Köse Hoca ve elbette Cinci Hoca eski İstanbul’un unutulmaz büyücülerinden olmuştur. Bunların dışında eski İstanbul’un değişik semtlerinde özellikle de Nuruosmaniye Cami’nden Çemberlitaş’a giden yol üzerindeki dükkânlarda “hüddamlı hocalar” diye bilinen büyücülerin oturduğu bilinmektedir. Kılık kıyafetlerinden yabancı oldukları anlaşılan bu hocalar gizliden gizliye yaptıkları büyüler ve yazdıkları muskalarla ünlüydüler. Dükkânlarında remil denilen kum falına bakarak kayıpları bulan, şirinlik muskası yazan bu hüddamlı hocaların ocaklı ve izinli oldukları söylenir, kim oldukları yahut nereden geldikleri ise pek bilinmezdi. Bunların arasında kendisine müracaat edenlerin başına cin ve perilerini musallat edenlerin ve hastalıkların tedavisinde onların yardımını görenlerin olduğu rivayet edilirdi. İstanbul hak kuran kafeslerinde bu işlere vakıf birçok koca karı bulunduğu da rivayetler arasındadır.



Büyücüler genellikle kendisinin “büyücü” olarak tanıtılmasından rahatsızlık duyar, yaptıkları işin büyücülük değil şifa dağıtmak olduğuna inanırlardı. Çoğu zaman din kisvesi altında kadını kocasından, erkeği karısından, evlâdı annesinden, babasından, veziri padişahtan soğutmak için insanlara türlü büyü tarifleri sunmuş, sözde hocalar kısmet açmak için nefeslerini tüketmiş, fallar açılmış falında büyü çıkanların büyüsünü bozmak içinse çeşitli büyü reçeteleri yazılmıştır. Bu büyülere maruz kalanlar da çaresiz soluğu karşıt büyü yaptırmakta bulmuş; büyücü Müslüman ise büyünün kısa zamanda çözülebileceğine, büyücü Hıristiyan ise ancak büyücü ölüp de eli çürüdüğü zaman çözülebileceğine inanmışlardır.



İstanbul halkı boynunda içi cıva dolu fındık taşımanın, içine maydanoz tohumu konulmuş kovadan alınan su ile sabah akşam yüz yıkamanın insanı büyünün kötü etkilerinden koruyacağına inanmış, büyü bozmak için de “Zar bozan, zor bozan, büyü bozan” tütsüsünü kullanmışlardır. Büyü bozmak ve büyüden korunmak için türlü çarelerden bazıları ise şunlardır:



Bir yumak ipliğin üzerine yüz besmele, üç İhlâs suresi, üç Ayet’el- Kürsi okunur ve bağlanır. Kendisine büyü yapıldığına inanılan kişi bu ipliğin altından geçer.

Yüz tane pirince yedi “Ha-Mim” suresi okunarak bu pirinçler büyü yapılana yutturulur.

Demir tortusu kaynar suya atılır ve bu su ile büyü yapılan yıkanır.

Birkaç damla idrar (küçük çocuk idrarı) banyo yapılacak suya karıştırılır, büyü yapılan bu su ile yıkanır.

Porsuk yağı vücuda sürülür

İnsan idrarı eşik önüne dökülür.

Kapı eşikleri domuz yağı büyüsüne karşı sirkeli suyla sık sık silinir.

İç çamaşırı ters giyilir.

Leylek yuvasından alınan çalı çırpı kaynayan suya atılır ve bu su ile yıkanılır.

Kırlangıç pisliği kahvenin üzerine ekilerek büyüye uğrayan kimseye verilir.

Evin bütün kapılarının üst eşiklerine ardıç katranıyla haç işaretleri yapılır.

Değirmen dolabından sıçrayan su ile abdest alınır.

Kirpi kanı içilir.

Deniz aşırı bir yere gidilir veya ırmak çay, nehir gibi küçük veya büyük akarsu üzerinden geçilir.

Büyüyü bozmak için karşı büyü yaptırılır.

Yedi dükkân süprüntüsü, leylek pisliği, maydanoz tohumu birlikte tütsülenir.

Yedi dükkân süprüntüsü suya atılır. Komşudan çalınan pancar ve yeşil bir kâğıt ilave olunur. Bunların hepsi bir arada kaynatılarak bir saçak altında yıkanılır.

Vücuttaki kıllardan toplanıp bir yerde yakılır ve giyilecek çamaşır bununla tütsülenir.

Tuvalete ters oturulur.

Zeytin çekirdeği yakılır ve tütsülenir.

Leylek pisliği, kına, iğde çekirdeği bir arada yakılıp tütsü yapılır.

Malta pamuğuyla kırk düğüm yapılır. Düğümlerden her biri üzerine Nâs ve Felâk sureleri okunduktan sonra çözülür. Pamuk bir bardak suyun içine konularak büyü yapılan kimseye bu sudan içirilir.

Yedi kapı eşiğinden birer parça kesilerek ateşe atılır ve dumanıyla evin her tarafı tütsülenir.

Nâs ve Felâk sureleri okunur.



Bu birbirinden ilginç yöntemlerle beraber İstanbul halkı daima büyüden korkar, zorda kalmadıkça büyü yapanla görüşmez, büyücünün evine oturmaya da gitmezdi. Gitmek zorunda kaldığı takdirde ise çocuklarını götürmez, uzun süre oturmaz, kapı eşiklerinden atlarken dualar okuyup geçerlerdi.



Büyülerin bozulmasında olduğu gibi yapılmasında da birbirinden ilginç malzemeler kullanılırdı. Kullanılan malzeme büyünün içeriğine göre değişir; saç, tırnak, giysi, resim, kan, adet kanı, tükürük, idrar, meni, otlar, bitkiler, ağaç kabukları, çeşitli topraklar, kil, mum, pamuk, bez parçaları, iplik, heykelcikler, bebekler, kurşun, değerli taşlar, sabun, kemik, kafatası, yılan, kurbağa, böcek, tavuk, kedi, köpek, salyangoz, domuz, domuz yağı, at nalı, pirinç, helva, yumurta, kilit, makas, anahtar, çivi gibi envai çeşit malzemeler sihirli sözler eşliğinde büyü yapmak için kullanılırdı.



İstanbul’dan derlenerek çeşitli kaynaklara geçen büyülerden birkaç örnek:



Muhabbet büyüsü örneği: “Uzun bir mum alınır. Büyü yapan kişi bu muma belli dualar okur. Mum bir dua ile dikilir, bir dua ile yakılır. Büyü kimin için yapılmışsa o kimse mum yanmaya başladığı andan itibaren mum gibi yanmaya başlar. Mum yanıp eridikçe o kişi de büyü yaptıran kişiye kavuşana kadar aşkından zayıflar.”



Soğutmak ve ayırmak büyüsü örneği: “ Koyun başının ağzı dikile. Mezarlığa gömülürken “Falan ile falan arasındaki muhabbet bu koyun başı burada nasıl çürürse öyle çürüsün.” denile. Koyun başı çürüyüp dağılırken niyet edilen kişiler arasındaki bağ da çözülür. O iki kişi birbirinden soğuyup ayrılır.



Sabun büyüsü: “Bir sabunun üstüne ölmesi istenilen kişinin ismi yazılır. Gece yarısı bir kuyu başına oturulur. 41 defa Yasin suresi okunur, her okuyuşun ardından üfleyerek sabun üzerine bir iğne batırılır. Bu sabun kuyuya atılır ve sabun eridikçe ismi yazılan kişi eriyerek iğneler sabundan kurtulduğunda bu kişi ölür.”



Dardağan Darısı: “Bir aile yuvasını dağıtmak için bir miktar darı alıp misafir gibi bu eve gidilir ve darı gizlice evin bir köşesine serpilir.”



Büyüsellik halk tarafından bunlar ve bunlar gibi birçok büyü reçetesi ve muskalarla benimsenmiş, çoğu zaman dini inançlar, batıl inançlarla karıştırılarak dini buyruklar göz ardı edilmiştir. Türkiye’de yasal olarak suç ve dini açıdan da günah olan büyücülük, tüm yasaklamalara rağmen İstanbul kökenli büyüler, Trakya, Anadolu bölgelerinden ve Doğu-Batı ülkelerinden gelen büyü yöntemleriyle de gelişerek varlığını günümüze kadar sürdürmüş ve sürdürmeye de devam etmektedir. Üstelik büyücülük kısmen internet ortamına dökülmüş ve sanal büyücülük farklı farklı isimler altında her kesimden insanın kolaylıkla ulaşabileceği bir hal almıştır.







Şule Yaver



Kaynakça





Anadol, Cemal, Halk inanışları: Büyü (sihir-tılsım), İstanbul, Devlet Yayın ve Dağıtım, [t.y.]

Bayrı, Mehmet Halit, İstanbul Folkloru, 2. bs. İstanbul, A. Eser Yayınları, 1972.

Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi; “Büyücülük”, İstanbul, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1994, s.343- 344.



Enginer, Gürbüz, Elemterefiş Anadolu’da Büyü ve İnanışlar; Elemterefiş Magiç and Superstition in Anatolia, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2003.



Kılıç, Cevdet, “Sistematik Felsefi Düşünce Öncesi Mitoloji, Büyü ve Dinler’ de Varlık Düşüncesi”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.8, sayı: 1, 2008, s. 37- 50



Koçu, Reşat Ekrem, “Büyü, Büyücüler”, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat, C.4, 1963, s.3186- 3189.

Örnek, Sedat Veyis, Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Batıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki, Ankara, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, 1966.

Özterlemez, Ayşenur, Türk Toplumunda Din- Büyü İlişkisi( İstanbul Örneği), Marmara Üniversitesi, SBE, Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Doktora Tezi, İstanbul, 2001.



Scognomillo, Giovanni, İstanbul Gizemleri; Büyüler, Yatırlar, İnançlar, İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi, 1993.



Tanyu, Hikmet, “Büyü”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı, 1994, s.501- 506.



Ülken, Hilmi Ziya, “İbn Sina’nın Din Felsefesi”, AÜİFD, C.1, Ankara, 1955, s.93.



http://www.ihya.org/kavram/kavramlar...i/dt-6700.html